14 Aralık 2012 Cuma

HEZEYAN

Şimdi tek başına bir filme gitmeli bir koltuk seçip te ağlamalı ama o kadar telaşlı ve zorunlu ki evde oturmak ve okumak hayatında hiç pratiğe geçiremediğin şeyleri okumak. Berto ilk defa sarhoş oldu kabuğunu değiştirmek istiyor oysa sen kelebek olamayacaksın diyorum kendisine. Berto kararsız halbuki ben emin adımlar atmak istiyordum onun sayesinde yürüt beni Berto ikimizde koşmak için çok yorulduk yürüt beni. Sen sızıp kalırsan ben tek başıma bir filme giderim bu beni öldürmez ama çok acıtabilir, kaybolabilirim ve nereye döneceğime emin olmayabilirim. Eski bir hastalığa yeniden yakalanmanın korkusuyla titriyorum yok hayır şehir titriyor ben koca ağzımı açıp şehri yutuyorum, içimde kalabalıklar bir de kış içim çok soğuk doğurmak istiyorum hepsini ama ya veremezsem onları kimselere bu kalabalığa ben nasıl bakarım. Kutlama başlıyor anlamı bilinmeden durun gülmeyin şık giyinmenize bile gerek yok bir köşede dinmek herkes herkese başını yaslamış. Sözcüklerle bir mübadele başlıyor tehdit ediyor ruhumu bedenimi biçilmiş kimliğimi, Berto hani birçok yol vardı ben böyle ikili ayrımlarda kalmayacaktım hayır derdim kazanmak değil ama diyebiliyor muyum ki biz de mutsuz olalım. Uyan Berto taşmıyorum kusuyorum ve tiksiniyorum kustukça şehir içimden yok olup gidiyor neredeyim dayan bana eve dönmeliyiz.

28 Eylül 2012 Cuma

(saygıyla) KAÇ

Korkmadığım başıma geldi.Başıma geldi istediğim;büyüdüm.Kazık kadar oldum bile bile kazık kakılmayacağını bu dünyaya.Karanlığa gömülüp fısıltıya dönüşen haykırışlar duyar gibi oldum. Anlama'dan önce anlaşılma'yı istemek,sayarken sıfırdan yüze onar onar,10'u (O'nu) unutmaktı.Unuttum.Hiç yürünmemişse başlangıcı olur mu o yolun? Bir eve girdim,o evi taşıdım,taşımayı ev bildim. Pili bitince karanlık saçan el fenerlerine döndüm. Bir karanlık daha da kararmaz mı elinizde pili bitmiş bir fenerleyseniz? Savaş alanı düğünlere cevabı mıdır cenazelerin,orada ölü ve de düşman bir neferleyseniz?Arabayı çalıştırmak irade,kaza yapmak kaderdir tutmayan frenleyseniz.(ya da artık siz ne derseniz.).Yollandık ben ve başka bir "kaç kişi?" .Önce boş ellerimize sonra yüzlerimize bakakaldık. "Saat kaç?" diye sorduk yanımızdan geçen adama;"Mesaiyi bir geçiyor."dedi geç kalabileceği bir yerlere malik olduğu her halinden belli olan adam "Lafa tutmayın beni.".Atlatılan vartaya tecrübe,sürmekte olan badireye kabus denirmiş (bkz. bu yaz) ölerek öğrendik. Küfür tükürenler sanat sıçacaklardı elbet. Başka türlüsü beklentileri boşa çıkarmak olacaktı.Analar ağlamasın diye ağlayan çocuklar ağladıkça daha çok ağlayan analar çağının en büyük kalemlerinden birine çağımın en içten selamını vermek olsun bu yazılan nazire. Doğduğun günün sene-i devriyeleri hem bol olsun hem kutla dolsun Melike.

14 Ağustos 2012 Salı

Saat

sana filmler anlatacağım bildiğin ve bilmediğin, çoğunu izlemediğimiz
bütün pencerelerin açık olduğu, 5 kadının içeride çığlık çığlığa bağırdığı bir film vardı
erkekler yoktu bir yerlere gönderilmişlerdi (ve sen de mi onlarlaydın acaba?)
ben seni özlüyordum
yine çok sinirliydim
beklediğimiz bütün kapılar kapalı
ışıkları söndürüyorlardı
uyurken birileri bağırıyordu: "ağlayıp durma artık orospu"
sana koşup anlatıyordum yardım istiyordum, bir yudum alıp içkinden gülüyordun,
başka pencerelerden havalandırıyordun odanı
sigaranı söndürüp mis kokular koyuyordun
ben ağladığımı görüyordum rüyalarımda bu gördüklerime kızıyordum
git gide daha yüksek sesle konuşup ardından çok sessiz susuyordum
seni aradığım yolların tarifini unutup okları takip ediyordum
"ağlama lan ağlama göt" ağlamıyordum göt.
dişlerimi sıkıyordum, dudaklarımı kemiriyordum.
birileri bok gibi yazıyorsun dedikçe, ben kağıda sıçıyordum.
bekliyordum seni
biz odada 2-3 kadın erkekleri bir yerlere yollamıştık elleri kolları dolu gelsin diye
onlar elleri boş kaldıkça gelemez oldular,
ışıkları söndürdük kapıları kilitledik başımızda erkek yok diye
sonra söylemeden giden sormadan gelenler oldu yok dedik bittik dedik
ben ağladım bu defa en çok onlar bağırdı ağlama orospu diye
güneşte şiirler yazayım istedim ben de, portakallar olsun masanın üstünde
ne düşünsem karanlığa düştü, en görünmeyen pisliğe
babama bok dedim bir gün bunu bile duymadı inanın
kaybolan bir yanı var sesimin
en uzun yolculuklarda boğulan ve beni en çok ağlatan annemin ağlamamaya çalışması oldu hep
yalnız başına oturanlar ve kabus bir yazı kurutmaya çalışanlar.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Baba Olmuş Gidiyorsun!

Öyle uzun zaman olmuş ki susalı, şimdi nasıl konuşulur Lütfü'yle bilmiyorum. Kapı çalıyor, açıyorum, huşu içinde güleç bir Lütfü yüzü beni karşılıyor. Daha doğrusu ben onu karşılıyorum. Elinde bir çocuk. Anlaşılan Lütfü bir baba. Bebeklere karşı konulamaz şevkatimle onu kucağıma alıp, başlıyorum agucuk gugucuk diye sevmeye. Lütfü gülüyor bu halime, ya da onun haline. Sonra büyüyor o kızcağız. Lütfü kızgın bir baba. Çocuğuna saati sorup cevabını alamayınca başlıyor bıdı bıdı etmeye. Onu kapatıyor bir odaya, kızcağızın elinde saat üzerine çizilmiş rakamlar, uğraşıyor ezberlemeye. Ağlıyor da ağlıyor. Yapma lütfü diyorum, öğrenir zamanla hem saati öğrenmese kaç yazar, illa ki belletirler dünya saatini ona. İkna olmuyor, vazgeçmiyor,kendinde taşıdıklarını unutmuyor; inat ediyor kızcağıza saati öğretmeye. Günlerce ağlıyor odalarda kızcağız. Öğreniyor da saati hem de Londra, New York, Paris... Bütün saatleri, zamanları öğreniyor. Ama ne zaman ki bi ölmek düşüyor kızcağızın aklına; işte o zaman anlıyor Lütfü'nün de bir ölümlü olduğunu. Başlıyor babacığına ağlamaya, sonra mutfaklar, salonlar, mahalleler ve sokaklar geçiyor ve ona hiçbir şey bir ölüm kadar zamanı belletmiyor. Ama lütfü bu, bir gaddar bir gaddar; vazgeçmiyor kızcağızı ağlatmaktan. Ölüm diyor, korkuyorum diyip ağlıyor, Lütfü “her canlı bir gün ölümü tadacaktır” diyor, “ağlama kızım” diyor “ şşşş, ama kocaman kız oldun diyor”. Lütfü bunları söylerken en çok o kızın minicikliğini, onu sevdiğini- biraz da zorunda olduğu için sevdiğini-zamanı, geçen günleri, ona babalar gününde yaptığı resimleri, yazdığı şiirleri unutuyor. En iyi o biliyor ya saati üzerindeki rakamları hatta çeşitli zamanları, saatin duvara asıldığında çivinin nasıl çakılması gerektiğini, evde tamirat yaparken ne kadar sinirlenirse o kadar terledğini, o terin başka birinden daha geldiğini görmeden rahat etmeyeceğini... Aslında ne çekilmez bir Lütfü olduğunu, Lütfü nün aslında her şey olduğunu, kendini her şey sandığını ve o küçük, büyük kızcağızı her azarladığında her kadını, anneyi, anne olmayanı, bekarı ,evliyi, işliyi, işsizi, mutsuzu ve bilhassa mutluyu ne kadar mutsuz, pişman, hatta doğduğuna pişman, doğurulduğuna küfreden biri haline getirdiğini en iyi o bilir. En iyi o. Ben şimdi bunca Lütfü'den ve pişmanlıktan sonra ne diyeceğimi hakikaten bilemiyorum. Çünkü ben bazen o küçük kızcağız, bazen Lütfü oluyorum. Çok daha beteri birbirimize karşı öfkemiz beni bitiriyor. Sıkılmaz bir sivilce, açılmaz bir kapak gibi duruyorum birilerinin önünde. Ne seni affediyorum ne kendimi seviyorum. Dönüp baktığımızda mutlu bir film bulamıyorum bizi anlatacak. Şimdi ben çok sessiz susuyorum, senin yaptıklarından utanıyorum ve çok da unutuyorum. Ama unutamadıklarım unuttuklarımı yeniyor, her mutsuz anımda seni suçluyorum. Sonra başka kızcağızların Lütfü'sünü, başka Lütfü'lerin kızcağızlarını soruyorum sana duyurmadan. Ve ben, her zamankinden daha çok korkuyorum!

30 Eylül 2011 Cuma

MOR ALİ MİN AKO RDU BOZ U(mut)K.


burası Beykoz
burada bulutlar yeryüzüne paralel,rüzgara itaatkar
saat kaç dünyanın ucunda o
orada da altına imza atılır mı
kayıtsız şartsız ödeme taahhütlerinin
para kazanılır namus yitirilir mi
mahkemeler yapar mı işbaşı şu
cezbeder mi tatilin resmisi insanı
gün sayanlar
sesli bir çoğunluğa mı tekabül eder
ayrılıklar var mıdır
şapkam kırmızı merkez
aĞlaşıldı tamam
kafamı kaldırıp bakıyorum
arkadaşlarımın sahadaki dağılımına
hücumda da defansta da yalnızım
çoğalmıyor çorba bir kaşık
Gebze mi yakın Adana mı İŞstanbul'a
rastgele bir sessizlik böler mi bir aşkı ortadan üçe
bir bakışı anlatmak için kaç anadil gerekir
kimliğin veriliş sebebi:yenilenme
biberler kurur
kurur ıslak çamaşırlar,enikler,çiçekler kurur
belediye otobüsü yağmurun altında
onarılmış gibi durur
ağaç dalını uzatır,
insan bakışlarını kaçırır senden ey yıldız
haber değeri taşımayan patlamalar da yaşanır
valeyi sona saklamak doğru değildir her elde
n'olucak canım veririz parası neyse
har vurup hormon savuran
maHya babaları
kim demiş tavuğuna kimin kış
tavuklar beslenir ve yenir
onlarla konuşmak delilik alametidir
bazen Haz gelecek yerden bavul esirgenir
üşenir insan koşmaya
bir BANK'a oturur dil(L)enir
bazı sabahlar zeytinli poğaça ne iyi gelir
kombi onarılır,otobüs erken gelir
bazı sabahlara uyanmak adam adama işkencedir
tesbih gibi dizdik sizi aZbil kullanıcıları
bebek arabası sürücüleri teleZom aboneleri
Zral tv takipçisi dicitürZ tiryakileri
çocukların saklanabileceği oyunları vardır
büyüklerinse saklayamayacağı oyunları
ağaç türleri imza sirküleri mahalle berberi
fişkesmez bakkal selamalmaz kurye
artık çok daha kolay hayat
bir kırığım var
giremiyorum içeri
devam ederken oyun
ben bekliyorum
altı gelmez mi şu zar
elimde bir kız bir vale
ve çok sayıda papaz var
sigara bağımlısı bir esnafın ciğeri
fırçalanmayan dişlerin minesi
18inde likanlının gözü misali
karardı gece.
saat kaç dünyanın ucunda bu
bak
şimdi hayat gibi
şişeler de boş
orası Tarabya
orada insanlar yeryüzüne dik,rüzgara itaatkar

28 Ağustos 2011 Pazar

ACI VAR ROCKY CİĞERİM YANIYOR



Doğumgününüz kutlu olsun kızlar.
"sedef'e,nar'a,zeynep'e."



bir gün ummanlar ötesi görünür
bir rüyadan geçerken bir gerçeğe
---takılınır---
akşamın uğultusu bastıramaz
içinden yükselen yurttan sesler korosunu
nedir uzaklık şu damdan fanusta
gamdan fanus nedir bu uzaklıkta
nedir bir sen-ben bir aşk bir kuş nedir
kabukları soyulan sulu portakal
beyaz bir zarla kaplı latif lezizliğin
dişlerim sağlam bir kilidi zorlayan
maymuncuk gibi
dudakların resmi tatillerde kapalı
küçülen giysiler boşalan şişeler
biten ilişkiler çağında bir genç
nasıl da sarmışız belimize mutsuzluğu
bol gelince yeni yeni delikler açtırmışız
ne olmuş yalnızsak memleket meselesi mi sanki
memleket meselesi değil mesele memleketi
kariyer basamaklarını tek tek tırman
arzu yok umut yok neşe yok
ne biçim yoklama bu
bütün SINIF asmış okulu
acı var hocam hüzün ayrılık can sıkıntısı
burada işte öğretmenler odasının ağır topları
nedir ikinci el bir araba kiralık bir gelinlik nedir
nedir taksitle döşemek bir evi
gelecek yer yer yerel,glo glo global bir web sayfası
fazla tıklanmaktan çöküp aramızdan ayrıldı
tavşan atletler son düzlükte rakiplerinden sıyrıldı
koşabilirdik biz de o kadar da zor değildi
belki sadece canımız istemedi
vasıfsız emek hamdı pişti kül oldu
geçilmez oldu rüyalardan gerçeğe
uzadı hayatlararası mesafe
hayat, bir memat meselesi
bir mamut itelemesi
kenarı uçurumun
bu köşe küs köşesi
şu köşe düş köşesi
ortada yorkshire düşesi-ca
kapağı beğenilen kitap hep kapalı durur
bir gün görünür-ötesi ummanlar
aramızı bulur doldurur
kulaç atamaz hiçbir kalp,yüzemez boğulur
bir kalbin kolları yoktur
bir kalp bir aşka tutunamaz sıkı-ce
üstümüz insan derisiyle kaplı
ağlamak kendine acımak
kızmak tiksinmek kendinden
bir hayıflanış tutturup
düşmek yollara boş
sigara tüttürüp bira içmek boş
serzenişte bulunmak sakıncalı
ibadet etmek günah
herkes bir şeyler çaldı bizden
kimi şiirlerimizi çaldı bizim
kimi kalbimizi
en insaflıları
boşalttı sadece kesemizi
şiir çalmak kadar var mı kötüsü
hissetmediğini söylemediğini sahiplenmek
onu beğenmek ona katılmak değil kastettiğim
var mı sahiplenmek gibi kötüsü
hakedilmemiş başarı gibisi var mı
var hocam
yoklama bitmiştir
dağılabilirsiniz
---------------------------------------------------herkes dersini kendi alsın
---------------------------------------------------kopya çekmek serbest



23 Temmuz 2011 Cumartesi

CADENA

Sana dair şeyleri sevmeye başlamanın ne demek olduğunu, şu yağmurlu şehirde seninle ne çok güneşli sahiller düşlediğimi bilemezsin. Muhtemelen bu durağın son yolculayanısın, ben sana giderken güzel bir veda edebileceğimi bile bilmezken… Geriye dönüp baktığımda bir dans pistinde bulacağım ikimizi, dışarıda sallanan yatlara inat sakin değil çoşkulu saracaksın bedenimi. Ben parmaklarımın ucunda bir kanat çırpınışını beklercesine uçmaya hazır sen saçlarımda kaybolmuş. Gülüşün ey sevgili sana ikinci ve daha tutkulu ve öylesine de huzurlu sanki o yatlardan biri bizimmiş gibi alıp çıkıp denizin içinde kaybolmuşuz gibi, sana dair hayaller ve aşklar bıraktı ellerime. Şimdi bir bardak kahve niyetine kapımı çalma rüyaları görüyorum sonra dudaklarımız birleşiyor, biz dans eder gibi sevişiyoruz seninle. Bana güven diyorsun düşürmeyeceğine dair beni, bedenimle bir daire çizip ikimizi hapsediyorsun içine ve bana hiç sahip olmadığım bir Cadena veriyorsun. Sana dair bilmediğim gizemler ve aslında çokta tahmin edilesi ama diyorum şimdi bir bisikletin üstünde karanlığa karşı sürüyordur ya da yollar boyu yürümüştür. Bir şarkı Santa Maria ya da El Choclo olabilir ama ben her seferinde en sevdiğim şarkı diye iç geçiriyorum, dışarısı içerisi tangoyla doluyor, ilk gerçek birleşme gibi, ilk aklın havalara atılıp tutulduğu çığlık gibi, herkesin önünde aslında çıplak bile değilken…Üşüyor musun şapkanı ver bana, seni ısıtmak istiyorum, küçük detaylar masallar anlatmak istiyorum, gülüyoruz ve bakıyoruz karşılıklı, sevgili ben yaşıyorum!

18 Temmuz 2011 Pazartesi

ARKADAŞ!!

Bildiğimi sandığım kavramları sorgular oldum

Polisler yanımda iyisi kötüsü işte oynuyorlar rollerini

Bilmiyorum nerede kalmıştım ıssız bir orman gibi geceydi çok korkmuştum

Şom ağızlı kocakarı demişti kötülükler peşpeşe gelir diye

Bir şeyin fark etmediği durumlarda gitmeyi yok olmayı seçmek gerek

Bak bu koca kavağa dayarsam sırtımı nefes alırsam onun yapraklarından bilmeden geceleri beni zehirlediğini

Yargıç yargıçlığına inat yargılamıyor o bile sadece güvenmemenin yeteceğine inanıyor

Polisler sıradaki hatta en baştaki oda sendin neden diyor

Elimde eskiden yazdığım kalan kelimeleri saklamak ister gibi bir çocuk gibi gizlice yırtıyorum

Bir zamanlar dinlediğim ve söylediğim tüm sözcüklerin kayıtlardan silinmesi için dilekçeyle başvuru bile yapıyorum

Şimdi yalancı bir evlilik kalıyor bir tek bana buranın bir parçası olmak için

Hani arkadaş! Denizi görecekti evimiz, bahçesi, balkonu her şeyi tastamam bisiklette alacaktık önünde sepeti olan

Komşu komuşunun küllerini bıraktı bi tek!!!

14 Temmuz 2011 Perşembe

ZEYNEP'İN GÜNDELİK AĞIDI

Zeynep’in türküsüne bir varmış bir yokmuş diye başlamış abisi, herkes hep bir ağızdan, inceden bir ağıt yakılırmış aslında ama çok gündelik olağan, çoğu zaman gözyaşsız, arada bir toplanıp bakarlarmış Zeynep’e; balıkçıyla, karısı bile gelirmiş, karısı her dönüşte o klasik gülüp ağlama krizlerinde…Babası gelmezmiş Zeynep’e bakma günlerine içine ağlarmış hem de nasıl ağlarmış! Kim ne derse dersin Zeynepmiş esası bu üçgenin, diğerleri günü kurtaran birer yanılsama. Zeynep bir masal ülkesinde doğmuş ismi bilinen zannedildiğinin aksine, öyle güzelmiş ki abisinin anlattığına göre kaderi güzel olsun diye dua edermiş annesi, balıkçının karısının en iyi arkadaşı annesi Su’yu anlarmışta anlamak istemezmiş bazen. Bugünlerde Berto’ya güzel yemekler yapılıp güzelce karnını doyurup hiç bişeyciğini eksik etmezlermiş, görüşe gelmeden Zeynep’ten saklarcasına yaparlarmış sanki Zeynep bilmeyecek. Ha Berto dermiş içtensiz bir gülümsemeyle, Berto Betoluğuna rağmen gergin bilir yalnız kaldıklarında neler olacağını, işte Zeynep’in en canını sıkan da bu Berto’nun alışık olabileceği kadar gündelik bir ağıdı olması. Berto’nun klasik anne raporu ‘merak etmeyin cesaretli değil o kadar, biraz zamanla her şey yoluna girer, şimdiden iyi aslında, bilirsiniz Zeynep bir masal ülkesinde doğdu hiç bırakabilir mi masallarını’… Zeynep’in türküsü içli bir uzun hava çoğu zaman kimsenin sonunu getiremeye nefesi yetmediği, Berto’yla abisine kalsa güzel de, ya Zeynep masallar ülkesini terk ederse, Zeynep’in ağıdı nasıl olur ya da bir ağıdı olur mu? Suskunluk…bakma günlerinde Zeynep dışında kimse bunu düşünmez, bazen Zeynep bile…

5 Temmuz 2011 Salı

FELAKET TELLALI

derdim ne mi
derdimiz bizim en samimi hissizliğimiz
siklememek için çaba sarfetmek zorunda kalmayışımız
osurunca utanıp kayırılınca sıkılmamamız
mesajlar italik otomatik mekanik sikindirik
gittiğimizde bize değen zaman
saçlarını bile aydınlatmaz çoğunun
uzayan bir şeyler vardır yorganın altında
sertleşen batan bir şeyler
geceden bahsetmiyorum
yalnızlık koyun sürüsünde bir kuyruk
umrumda değil içtence
pembe yapraklı kafatası
yarım kalan işimi otaman çok asil bir davranıştı
yatakta fedakarlık etmek hah hah hay
incelen bir şeyler vardır derinin altında
akan kayan yapışan bir şeyler
sadakatten bahsetmiyorum
unutulmak bir karga boku lekesi
saate baktınız mı hiç
durup dururken bile isteye
bakacak pek çok yer varken özellikle saate
eskrim bale şan şöhret sofrada havyar
döndüğünde yerinin kapılmış olduğunu görmekten korkmak
sıkı sıkı saçılmak boşluğa
elimi tuttu yüzüme baktı
arkasını döndü yürüdü gitti
yolun ortasında metruk ve iğreti bir bina gibi dikilip
göğe uzandım
ısınan bir şeyler
bitti

4 Temmuz 2011 Pazartesi

ATLASTAN BİR KESİT

Bir ilkokul alışkanlığı belki yılsonu değerlendirmesi yazmak ya da yaz tatilin de neler yaptınız der öğretmen, yazamadığın yaz aşkı gerçek konusudur kompozisyonunun, olmamış aşkların ilk yüzleşmeleri… Şimdi kimsenin topluca yazmadığı, bir grup aktivitesinden öte, bir yıldır sevdiğim ve sevmediğim birçok şeyden uzak yaşamanın yıldönümü, sevdiğim ve sevmediğim birçok şeyle yaşamanın aynı zamanda. Hala eskisi kadar zor bunu yazmak kendime vereceğim bir hediye olmasına rağmen. Bazı şeyler çok yakın dün olmuş gibi bazılarının mezar taşı çoktan yaptırılmış yedi kat derine mi gömüyorduk? Yıldönümlerinin benim için önemi var mıdır onu bile sorgulamadım yazmaya başladım pek kutladığım yıldönümü bulamasam da, bunu anmak bir yıl önceki bana bir borç gibi. Hani herkes kendi çöplüğünde ötsün demişti Murat bana, o zaman bunun erkeksi bir tür küfür olduğunu düşünmüştüm, çünkü bu kendi çöplüğünde bir kabadayı başkalarında ise aslında korkak olunduğu anlamına geliyordu. Meğer ben de tam olarak bunu yapıyormuşum tüm feministliğimle. İlk günümde anladım hani ilk odamı gördüğümde ilk yalnız kaldığımda ilk gerçek çaresizliğimde. Kendi kendime öylesine yeterim çığlıklarım kulak zarımı patlatacak birer bombaya dönüşmüştü, birden annemin hadi kızım at ilk adımını dediği zamanlarda ki gibi yürümeyi unutmuştum ve babam yine beni kucağına alıp tamam geçti dememişti. Onlara da fazlasıyla aşıladığım bu ben yaparımları ağızlarından toplamak için biriktirdiğim tüm poundları vermeye razıydım. Ve tek yapabildiğim küçükken karnım acıktığımda yaptığım gibi çığlık çığlığa ağlamaktı, bir benim duyabildiğim belki ilk yan komşum Chai’nin de duyduğu. Büyük yanlarımın eksik olduğu çok sabaha uyandım, çok geceye Zeki Müren kattım, çok içtim tüm umutsuz, korkakların yaptığı gibi çok direndim. Çok hayaller, halüsinasyonlar gördüm –yeni bir alışkanlık değildi-. Sonra biri geldi ve kulağıma şöyle bir şey fısıldadı demeyi isterdim, ,insan nasıl iyileşir nasıl tekrar ayağa kalkar bilmiyorum, ne oldu, nasıl şimdi sadece bir ekrana yazdığım satırların içimde fırtınalar yaratmadığını bilmiyorum. Bu sakinliğim sanmayın ki üstüme sinmiş yeni bir deri, sadece şimdi tekrar ama daha düşünceli bir şekilde suçlayabiliyorum Murat’ın sözlerini. Bunu bir hayat şöyledir yazısından uzak tutma gayesiyle, öğrendiğim veya yaptığımı hatırladığım şeylerin listesini verme niyetinde değilim. Çünkü bu bir hayatta kalma hikayesi değil, bu bir yolculuk hikayesinin sadece bir kesiti! Herkese iyi niyetimle iyi yolculuklar dilerim…

2 Haziran 2011 Perşembe

"ÖNCE ÖP SONRA DOĞUR BENİ"



Sen geliyorsun. Bir kapının ardına kadar açılması demek bu. Lütfü hazır bekliyor gibi kapıda. Babasının gelişini pencerede bekleyen kapıyı çalmadan koşup açan çocuk gibi. Bir de giymiş ki morları baharın gelişi gibi bir menekşe gibi duruyoruz önünde. Sen öpüyorsun bizi. Ateş çiçeği alıyorum ben eve gelirken. Biz seninle iki çocukluk arkadaşı gibi. Mahallede top oynarken görüyorum seni. Benim üzerimde kısacık çiçekli bir şort, bisiklete binerken düşmüşüm dizleri m yara ve kan içinde. Nasıl da güzel bir klişe çocuğun dizlerindeki yara izi. Sen sanki ‘önce öpüp, sonra doğur’ uyorsun o dizleri her dokunuşunda. Biz akşam lunaparka gitmişiz. Gece uyurken bir ‘Bendeniz’ çalıyor dilimde şimdi sana söylediğim şarkıların ilk notası gibi.
Mahallenin tüm kızları sana hasta. Geliyorsun diye herkes birbirini dürtüyor. Bir dalgalanma oluyor mahallede sanki. Sen terli alnınla annenden su istiyorsun en çok. Balkonlara tırmanıp çamaşır iplerini keserken bir ben gülüyorum. Böylesine açılan çiçek görmemişsindir. Sanki bir sen su verdikçe hiç susamayacakmışım gibi. Bu cümlenin bitişinden bile korkuyorum gülümsedikçe. Sen her defasında giriyorsun ya mahalleye bizde hep bir çocukluk kalıyor. Öylesine bir güneşli İzmir oluyor tüm Ankara. Ama sen en çok da Ankara’dasın aslında. Buranın karının altına bekliyorsun beni apartmanın önünde. Bir komşu çıkıp kovuyor seni. Sen yine gülüyorsun. Ben sakalını görüp gıdıklanıyorum kendiliğimden, gülüyorum. Seninle Kaleye çıkıyoruz ardından. Bir güneşin böylesi doğabileceğini bilemeden. Şimdi Lütfü bile bir güneşli masanın önünde; huysuzluk edesi bile yok bu huzur içinde. Sen geliyorsun ve sanki o biliyor bütün kapıları açacağını. Beni de seni de öpüyor; tüm çocuklarla uykuya yatırıyor. Biz bir rüyanın içinde sen top oynarken ben pencereden izliyorum seni. Bir sigara yakıp ağlamaktan alamıyorum kendimi. Dilimde yine ben, deniz ve sen oluyoruz.

22 Mayıs 2011 Pazar

SEFER SAYISI BİLMEM KAÇ

Geri dönmek yoktur her yol bir gidiş
Bilmezsin tekrar senin için bir terk ediş, geride bırakış olacağını
Bu sabahlar ve bu bavullarla daha çok şarkı dinleyip doğu-batı-kuzey-güney neresi benim evim
Bir gezgin olamamanın verdiği bağlanışın başka bir yatakta tekrar yaşanması içimdeki çelişkiler
Anladım yazmış birçokları dönemimizin hissiyatı bana verdiği gitmek, gidememek, kalmak, kalamamak, terk etmek, edememek
Özlediğim isimlerin artması gün be gün beni korkutuyor mu evet ya bir gün her yerde bir özlem olursa kimin yanında kalış dindirecek sancıları
Eve mi dönüyorsun? hayır anne, yeni bir yaşama geliyorum her biri kadar korkulu
Maalesef bu paradoksun içinde bir bukalemun değilim, sen hiç ağlayan bukalemun gördün mü
Benim ki içsel bir yolculuk olacaktı sığdıramadım dışıma taştı
Atlasın yeriyle ilgili sorunlarım olduğu doğrudur belki de bundandır lisede coğrafya hocama aşık oluşum- bu başka bir mesele aslında.
Geçenlerde yazdığım bir yazıyı buldum yine atlasın yerini belirleyememişim, nedeni Sakarya ve Lewes’te aynı anda olmak kadar basit, şöyle;

“Kamera alttan adamı çekiyor, bu teknikle adam büyük mü büyük görünüyor oysa tersi adamı seyircinin gözünde küçültecekti. Hayatımda ki kamerayı kırmam gerekiyor sanırım çünkü ben Kafka gibi bir böceğe dönüşürken her şey devleşip üstüme basılma korkusuyla tırmanmaya çalışıyorum ayaklarından yukarıya, yok bu daha ziyade tutunmak oluyor. İşin en kötüsü ne biliyor musun ben bunu birçoklarına yapıyorum ama hepsine farklı bir ad veriyorum, isim listesi silinmeksizin uzayınca ve diğer defterde bir benim adım yazınca ne ilginçtir kalem ağır geliyor bi bu durumda altında eziliyorum. Şimdi soracaksın yolculuk bunun neresinde. Zannettiğim yolculuk bir otobüste sadece molada olmak. Zihnim beni terk etmeyince bir yerlere varmak yerine bir yerlerde kalıyorum sürekli. Bu kadar çok otel odasında kalmaya çalışınca da, hepsinin kapısını açık bırakınca cereyanda kalıp üşüyorum bu üşümeler sürekli ve bu sefer daha da içten istiyorum ısınmak için birilerini, halbuki kapatsana kapıyı biraz olsun diner, kendi nefesinle ısıtırsın odayı, yok bu sefer de ihtimaller dünyasının kapılarından kapılar çalıp tüm odalarıma yenilerini çakıp daha çok daha çok…”

İşte benim bilmem kaç sefer sayılı yolculuğumdan kesit, post yolculuklarım, kimine Zeynep’i, kimine Nar’ı, Sedef’i yolladığım…

Bu arada kendime yeni bir kapı yaptım.

30 Mart 2011 Çarşamba

İKİNCİ HAYAT

Gidersin ve biter!

Bunun bu kadar doğru olduğunu söyleyen birçoklarına hüzünlü bir gülümsemeyle bakıyorum şimdi, onaylıyorum kafamla haklısınız…ama peki ya sonra? sonra nasıl yaşadınız?

İkinci hayat diyorlar bana kapısından girdin gördük seni ama kimsenin varmaz dili hoş geldin demeye..

Ölmek değil bir nevi öldürmek bu ikinci hayat ya da hayatından intihar edenleri gözlemelemek, o yüzden herkes kendi intiharı sanırmış önceleri. İşte bu yüzden ikinci hayat, sonrası bilinmezlik değil..ikinci hayattaki son fedakarlık aslında intihar etmeyip girmek kapısından, ruhani bir yok oluş,

Hadi canım sende der Berto kararsız bir gülümsemeyle. Berto git başımdan canım acıyor!

Yaşamadığımı düşündüğünüz sevginin bir çoklarını yaşadım aşklarımda dahil, sevgi durdukça anlam kazanmıyor, bir vazo gibi köşeyi güzelleştiremiyor, durdukça hareket etmedikçe çürüyor hatta kokuyor..bu yüzden sürekli mide bulantılarım, çok haplar içtim sizin yüzünüzden, al bi tane geçer dediniz ya artık siz ve yara bantlarınız yüzünden aynada ki de kim?

İkinci hayat bir nevi etik anlayışı henüz filozofların üstüne bir şeyler yazmadığı belki psikolojik bir rahatsızlık olarak bilinen. Topladığım çakıl taşlarını denize gömüyorum, bir kere gidersin ve biter adımımı attım ikinci kere gidiyorum.

Sizler hepiniz sizlere karşı artık sadece duruyorum tıpkı sizin sevginiz gibi.

Merhaba yeni hayat, kendi sesimi duyuyorum!

27 Mart 2011 Pazar

BİR SAHİL BALIKÇISININ KARISINA

Elleri aldın attın çöpe
Biriktirirdin kupon gibi
Avlu önünde içerdin sigaranı sanki eski bir kadınmışın gibi
Giyinirdin geceleri kocana dantellileri
Hoşlanmazdı balıkçı Salih kalabalık hisseder kıskanır ses etmesede
Ece koydurtmamıştı adını ilk kızının şimdi suç Salih’te mi sen de mi
Salih balık kokmazdı balıkçılığına inat
Sevmezdin onun kabullenmiş gibi kokmasını suçlu hisseder kimi zaman
Biraz gariptir balıkçının karısının sevgisi
Akşamları sorar Salih’e bugün dalgalar yüksek miydi diye
Bilirdi Salih yüksek deyince ne mutlu olacağını
Karısı bir pişman bir özlem ikileminde
Adı Su’ydu
Buna sebep mi sevmişti Salih onu
Durgunlaşmıştı Su Salihle beraber
Korkardı balıkçı karısından kaç defa balık yerine karısını çıkardığından denizden
Odun kokardı evleri çiçek istemezdi Salih evde
Ne yapacağını bilmezdi Salih karısıyla kaç kadın tanımıştı içinde
Su’yun hayali bir şelaleden atlamaktı bir zamanlar
Şimdi kendini dugun bir nehirde bulmuştu
Hangsiydi intiharı onun
Bilirdi balıkçının karısı intihar değildi onun sonu
O bir okyanusta seçmişti Salih’i
Ama okyanusu terk edememişti..

DAĞI(TI)LMIŞ ROLLER

Çocukluğumdan anılarımdan bahsetmek istiyorum, bahçemizde olmayan çiçeklerden değil yaşanmış kokusu olan bir nergis..

Kim bilebilir bu kadar özlem evrenin nerelerine yer ediyor uzaktan bir güneş yolluyorum bu sefer üşümeyi göze alıp. Hani evren geri yollardı?

Dişlerim kırılıyor bu yeni bir hastalık mı, bilmiyorum ben bu hastalığı korkmuyorum gibi yapıp koşuyorum, nefesim kesiliyor ciğerimde katran değil rengarenk kokular saklı bilmiyorlar çalıyorum, kimin hayatından?

Bana tek bir güzel söz söyleyen binlercesini hayal ediyorum özgürüm, özgür değisin benim kadar gelemem yanına, gelmezsin yanıma..

Ben balıkçının karısının hikayesini anlattım, bir hikayeyi anlatmak sonlardırmak değil midir ama Su hala akıyor, nereye?

Nasıl anlattığın değil de benim nasıl anladığım önemliyse derin bir suskunluk saklı tüm kelimelerin altında anlatanın bile bi haber olduğu, boş oda sayısı 5 mi 6 mı?

Şimdi ben kendi varlığımdan şüphe etmek istemezken bunu kanıtlamaya bi o kadar karşı, evreka mı demeliyim iyi ama neden, bu bir şey değiştirmez ki..boşlukta ki bir kelimeyi bulmak, boşlukta ki bir kelimeyi bulmaktan başka bir şey değildir her zaman. Bu bir şeyi değiştirmez ki..

Müphemlik!

18 Şubat 2011 Cuma

UÇURDUM KUŞLARIMI KUŞSUZUM EMİN OLAMADAN KUŞKUSUZUM

sırtımı kaşır mısın sevgilim?
kanattı dikenler bedenimi
ben gece gece
yana yakıla ben
parmaklarını ararım
sararır solarım çiçek gibi
ve çocuk gibi ağlarım ilgisiz
kalınca kararınca
bezginliğimbastırıruykumu
tulumum unutulur gece gece
sırtında durur Lorca'nın

"birleşirsen benimle
yarı'm olacaksın korkarım
ve güzelim
bakmazsan gözlerime
sanırım kör olacağım
bebek değilim ben yeniden
büyüyemem"

saçımı tarar mısın sevgilim?
kapattı dükkanlar bedenimi
beden değiştirip gece
gece ben
ben gece
düşerim kabus gibi zihnine
ve sabah
saat gibi çalarım
bilenince kanla bileklerim
bilinmez şiirler yazarım
bilimseldir sanatım
kişiselken aşklarım
yanarım
sen odun gibi yanarsın
ben yürek gibi
yanarım
gece çok geç sevgilim
bu sabah yanında olmalıyım


"çekilmezsen yolumdan
yolum olacaksın korkarım
ve güzelim
kuş değil insanım ben
yolumun üstüne basmadan
yürüyemem"

Bazen Alman,biraz Fransız şair Umut K. varoşa bakmak istemiyor artık!

4 Şubat 2011 Cuma

ATLASIN YERİ HİÇ BELLİ OLMADI

Bizim öyle bir evimiz vardı ki biz hiç gitmedik oraya önünde hep fotoğraf çektirirdik, kış bahçesinde çay içmelerimizi düşler, en çokta sigralar tüttürürdük. Birilerinin masal anlatmasını bekledik içinde hep, sabahları tost yemeği öğlenleri kahve içip fal bakmayı istedik. Sonra akşam olsun da misafirler gelsin istedik misafirleri hiç sevmememize rağmen. Bizim öyle bir evimiz vardı ki satılık ilanları astık üstüne bir süre alan olmadı ilgilenende eski püskü sandılar kimse içinde bir sandık olan evi istemezdi. Sandıklar ki, geçmişi yükler annelere annanelere ait parmak sızılarının izleridir içlerinde gül kokulu tespihler vardır kenarı oyalı yazmalara sinmiş. Bizim evimizde mektuplar vardı sandılar sevgililere yazılmış uzun uzun, birkaç telgraf belki ani haberleri veren ölüm gibi. Biz evimizin panjurlarını hiç boyamadık birimizin düşü eksik kalmasın diye göremedi alıcılar sıvası düşmüş sandılar. Balkonundaki sarkaçtan kim düştü diye sordular oysa ne çok menekşeler dikmiştik mor mor vücudumuzda ki yaralar sandılar. Bizim öyle bir evimiz vardı ki yakınına tren yolları yaptık birbirimize el sallamak için, medillerimiz işliydi güzel şapkalarımız yoktu eldivenlerimiz toprak kokuyordu. Kenarında bir köprü olsun istedik üstünde hayaller kuralım diye, geçip gidebilelim karşı kıyıya, bakım yapmayalım bir gün yıkılsın diye. Kiralamayı hiç istemedik başka hikayeler yazılmasın diye satıp köprüde beklemeyi kimimiz trenlere binip gitmeyi en çokta karşı kıyıya geçmeyi istedik, alan olmadı bahçemizde ölüler gömülü sandılar!

1 Şubat 2011 Salı

Gelmeyeceğim Bekle Beni

ve bir kadın akşamı siler yuvasının camlarından/el sallar gibi.hikayeler "ve" ile başlamaz mevcut değilse evvelleri.evvel zaman içinde yoktuk ki biz anlatalım eski hikayeleri.tutunmuşuz bir "şimdi"ye,sallanıyoruz ileri-geri.yaşamlarımıza değen çocuk avuçları karardı,bak.ben sana bir şarkı söyledim,sen bana bir aşk doğurdun.ben baban değildim ama sen hep çocuktun.güzel günler geçirdik taa kapıya kadar.çünkü onlar sevdiğimiz misafirlerdi.ama kovamadık kötü günleri.sanki evimiz bizim değilmiş gibi."ama" ile başlamaz cümleler yoksa yazarın bir mazareti.susturmaya kalkma beni Umur.bunun ne zamanı ne de yeri.takmışız kafayı geçmişe,konuşuyoruz ileri-geri.

KOMİSERİN ŞİİRİ
kendimi anons geçtim telsizden
bulunamadım
ve çıplak bi odada
hayatımı sorguladım
konuşmadı it!


işe giden kızının getirdiği torununa bakan yaşlı bir kadındır sessizlik.elini bırakmaz korku'nun(=torununun).nereye gitse yanında götürür onu(=torununu).
terzinin elini makas keser,doktorunkini neşter.benim canımı sen yakarsın,seninkini o.onun yanmaz canı(=korkunun).sessizlik aile büyüğü gibi otururken aramızda, sevişemeyiz ki.ne kadar merak etsek de derinlikleri.nefes almak için dönmeliyiz yüzeye geri.konuşsana Umur bu kez neyi sızdırdı asırlık hücre çeperi.güya senin bir adın GÜNDÜZ BEKÇİSİ, bir diğeri; TEPKİ SİPERİ.İSMİNDEN IRAK'sın,umutsuzsun geleceğe.anlamazsın okuduğunu da çevirirsin sayfaları ileri-geri.

BEKÇİNİN ŞİİRİ
sen uykuya gidersin gece
ben işe giderim
sen uyanırken kalabalığa
ben gözümü yalnızlığa açarım
ışığımsın (,) karanlığım

rüzgar yoludur yaprağın,daldan düşmekse kaderi.istese de kalamaz kimileri.yürür durur belli belirsiz bir "şimdi"de bir ileri bir geri.ufak tefek bir adam Umur;sanırsın MECAZ-I MÜRSEL SEPETİ.dizilmiş bir bankta oturur Angara bebeleri ve bir kadın akşamı siler yuvasının camlarından/ileri-geri.sigaran parlar perdenin arkasından/ateş böceği gibi.ben de yakarım bir tane.pencerenin önünden geçerim koyun sürüleri gibi; bir ileri bir geri.


BENİM ŞİİRİM(ya da işsizin şiiri)
ben seni hiç kaybetmedim ya
bulamam ondan.
olmadım ya seninle hiç
yapamam sensiz.
sen,bilmediğimsin benim
utanırım bundan
ama/sevgiline de soramam ya...

25 Ocak 2011 Salı

bir kibir iki kibir bir kibrit biriktirir- öz hakiki LC Waikiki bayii



BERİKİNİN DEVAMI(ya da BER BİR)
etek sarı
sen etekten karasın
mukayese muhakeme muhasebe
topunun dürdüm defter-i kebirini
tohumuna para mı saydım bana ne
kulağım tıkalı ceplerim boş
ramazanlar dolu receplerim boş
beş kuruş param yok ama
hayalperestim işte
dileklerim çok
lümpenim az işim
ümitlerim tükendi simitlerim çok
durdum durdum kudurdum
sen her sabah saatini
bense hayaller kurdum
hello çello al beni
kes telimi boğ beni
şarapçının bağı olayım
çok sıkıcısın laf sokucusun
yeter ki sen boz beni
"Uşak çok uzak mı baba?"
radyoda duydum sesini
call center reklamıydı
bu şiir burada bitti
berikinin devamıydı



BER İKİ
saatim var
tam olarak bilemem
bilemediniz sevinmem
tek başıma utanırım
kanepeye kah kederli
bir kedi gibi
kah arsız bir
mirasyedi gibi
uzanırım
çayı-kahveyi şekersiz içer
şiir yazmaya elverişli
kalemlerle şiir yazarım
kalsiklere saldırır en
olurlu adamları en
olmadık yerlerde anarım
kendimle ittifak kurup durup
facelerde fake fake grup kurup
oturup şurup şap şup
tutup unutup kurutup
tıpa tıp hukuka hukuk
gak guk
kah tek tek kah tek tük
yakarım kaparım
ışıklarını şehrimin
zap yaparım
rap yaparım
çapulcuyum
çulsuzlara çapul satarım
tiz sesli titiz
antikacılara çatıp
gecenin kel vakti
kör bir vaka için yanarım
işte bunca monoton hayatım
nerede bir kılıç bulsam
(henüz hiçbir yerde
hiçbir kılıç
bulmamama rağmen)
derhal kırıp atarım
ben kaskımı unuttum
siz şunu sakın unutMAYIN(tarlası)
ya umutsuzsunuz
ya da umut suzsunuz...