Başka Bir Gün
Sanki bir savaşın ortasındayım az tebessüm, az uyku, çok yol, çok düşünce... Oysa şehirde tek bir kare bulamamıştım çekilecek, bir çocuğu ise yalnızca aklımın fotoğraflarına ekleyip geçtim yanından gülümseyerek: Çalıya oturmuş, çalının bir dalını pedal yapmış bir dalını vites, ağzında bir araba horultusu damalı bayrağa son sürat gidiyordu.
Bir Gün
Aşık kemiği, ayak bileğinin dış kısmındaki yuvarlak kemikmiş. Umut'tan öğrendim bunu. Aynı yerden çıkardım gene aşık kemiğini dedi bana. Ben attım oysaki aşık kemiğinin 'ı'sını okurken. Aşk kemiği oldu. Geçmiş olsun demem gereken yerde hep aynı yerden çıkıyor dedim Adem'den beri... Belki de gerçekten Adem'den beri bedenimizden bir kemik çıkartıyoruz her aşkta. Acısı, sancısı bu yüzden belki de... Tabi ki sevinci de - mutlaka sevinmiştir Adem, Havva'yı görünce.
Başka Bir Gün
Hep bir ipin ucundan tutup çekerken yalnızca ipin diğer ucunu buluyorum. Masallar kahramanlar oyuncaklar beklerken, çıkara çıkara şüphe çıkarıyorum ortaya, kendimden başlayıp hayata uzanan bir şüphe: Her şeyi ben yapmış olamam ya, sesler, tavırlar, müzikler, hikayeler, uyumalar, hırıltılar. Çizgi filmdeki sarı küçük kuş geliyor aklıma: Bir kedi gördüm sanki!
16 Mayıs 2010 Pazar
PARANOYA DEFTERİ
Gönderen umtsmsek zaman: 13:43 0 yorum
Etiketler: Ümit Şimşek
4 Mayıs 2010 Salı
KÖSTEBEKLER GÖRMEDEN SEVİŞİR
eski bir gece asılı şimdi duvarımda.nisan temalı tabloda gözyaşların eksik.nemi bitmiş bir yatakodasında nasıl olur da yeşerir eski bir evlilik?otobüsler duracak şehrin caddelerinde.ne sigaralar bitecek beklerken.huysuz gemicilerin yumrukları inecek ahşap masalara şarkılar söylerken sarhoş ağızlar.bitmeyecek sorgu-sual.ne ürkünç geçmişlerimiz oldu seninle sahi.elleyemediğimiz geçmişler hem de.sen bir termosa benzerdin nemsiz gecelerde.içine nefret düşse soğuk,sevgi düşse sıcak tutardın.film afişlerine muhtaç,rutubetli ve çatlak duvarlar bir bir gelirler insanın üzerine.bir tabuta tıkılıp kalmak girer rüyama.gözlerimi hangi manzaraya emanet etsem iki dakka soğuyuverir çayım.kevgire dönmüş tipsiz kağıtlardan yapılma tipsiz gemiler anamı beller bir tarihi esere benzer ya bazen bir kuşa yarasa adını koyma onuruna erişmiş bulunup hatırlanmamak neye benzer?edemem düşünmeden.edebilir miyim yoksa?bu gece zor geçecek belli.ne menem bi gece bu gece ki fırından yeni çıkmış,kağıda sarılı, sıcacık bir ekmeğin bir çocuğun kucağındayken kapıldığı ısırılma korkusunu bunca yaşatır bana?bu gece köpekler havlamayacak.istemiyorum çünkü.cinayet ya da tecavüz yok bu gece. bu gece limana yaslanan ılıman iklim kuşağı hafifçe saracak kalın bellileri.bu gece eski bir gece çünkü.çünkü bu gece, duvarımı süslemeye mecbur bir hayal sadece.biz tutunabiliriz.bütün mesele de bu zaten.''iktidar sızdı.''.açığa çıkıyor bak bütün gizli emeller bu gece.bu gece içki arayan en son şişelere bakmalı.gecenin ne kadarı girer bir şişenin içine?gemiler için de gece var mıdır?mühim değildir hiçbir sanat ürünü bir kavanoz turşudan abi din.kasma boşa.ışık değmez dibine denizin.iç daha.daha iç dostum.ben öldürmeden bu tipsiz geceyi iç.yoksa atlarım şu pencereden.atlarım bu geceye.girerim içine karanlığın hastalıklı bir ciğerin üstündeki deriyi ikiye yaran neşter gibi.burnum akıyor zer dalinin saatleri gibi.bugün %30 eksik gülüyorsun bana.öğleden bir parça melankoli kalmış ağzının kenarında.ben seni en son nerede kaybettim?nereden geliyor bu koku?bu kokuya akıyor burnum bu gece.bazıları renkleri bilmeden yaşamak zorundadır.KESTİK.baştan alıyoruz.bu sefer biraz daha canlı...
Gönderen queen dot kong zaman: 15:10 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
25 Nisan 2010 Pazar
TERSKÖŞE YAZARI (DIRI DI DIT DIRIII,,,)
nefret e(K)-mek e-de-bil-mek kederlenebilmek gelebilmek gidebilmek hecelenmek ebelenmek debelenmek ve başkaları ve için ve çalışmak biten hayat su kuruyor avcumda bir ıslak bir nefes kelebeklenmek gece vakti ötüş mesai saatleri sersem sevgi ber-duş sinemasal aykırı ve farkında dalgın bazen boş bulunmak kasalarda banka nakit bir hırsızlık olayından şüphelenmenin beraberinde getirdiği dalgınlık kum saati tatili yok kimsesizliğin bir trt klasiği masal saati romantizmin cihan hakimiyeti eski bir yüzyıl özlemi dünyanın en güzel rejimini boz-yap tu-tu-tu kırk bir çeşit turşu bir kavanozda zalim bir kırbaç şaklasın dıgıdık kehribar muşambalarda yan yan yatan sansar derisi bir kot pantolon yıkanır durur şimdi gece bekçisi gölgeli bir dirayet örneği fotokopisi lazımmış bir ayakkabı boyacısına ya rahmetli olmuş muhtar sessiz bir öğleden öncesi terziyle tavladan bozma bir can sıkıntısına zar atarken gelip geçen bir kalp krizine denk gelivermiş sevdalı garip fırsat bu fırsat oturanlar başlamasın mı kiracı başlarına bir erken seçim telaşına uğursuz bir titrek kıskacında kurulmuş yengecimsi ne varsa paldır küldür kim ikileme kim yansıma anlaşılmayagür medet ya drogba keserler internetimizi vallaha bu kupon da yatarsa pisboğaz bir zil zurnalığa vurgun yemiş yemiş doymamış bir devasa rüyada sallanan bayrak göz yaşartıcı bilyeden sızan ışık gözbebeğime masal saati geldi çattı bak ne çok anlam varmış gündelik hayatta pek sık kullanmadığımız nemli bir ıska sıska ve uzun uzadıya @ götmail.com.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,.,,,,,,,
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 13:28 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
20 Nisan 2010 Salı
MIŞıl MIŞıl uykular
Ve itirafların zamanı gelmiş… İtiraf eden hiç olmamış! Bunca yıldır yapılan araştırmalar yetersiz kalmış, kimse kimsenin beynini okuyamazmış. Nedeni yokmuş bazen bir şeylerin zaten her şey bir varmış bir yokmuş… Günlerden Perşembe iken en büyük kararlar verilirmiş herkes o günü cumartesi sanarken. Belediye otobüs firmasında seyahat eden yolcular yolculukları uzunluğunda hayaller kurup evlerine döndüklerinde unuturlarmış. Unutkanlık her şeyin başı ve sonu olmuş – insanlık en çok bu yalana inanmış-. Kimse kimsenin boğazını sıkmazken herkes kendi boynuna ellerini dolamış, herkes morken kimse ölmezmiş. Beklememek için saatlerini bir saat ileri alan olmuş, kimliği belirsiz hırsızlar saatlerden o bir saati çalıp kendilerine gün kurmuş. Anlatım savaşı yapılmış alta kalanın canı çıkmış üstte kalanlar can çıkarmış. İnanmak isteyen bir kuş uçtuğuna bile inanamayıp çakılıp ölmüş, kuşlar fazla sorguladı diye açıklama yapmış. Demir çubuklar örgütlenmiş parmaklık olmuş. İnsan yanılmaz yanılsamalaştırılırmış bunu diyen bir erik ağacının altına gömülmüş. Mış’lı miş’li cümleler kurulmuş, rivayet demişler; gerçek olMUŞ!
Gönderen nar zaman: 14:17 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
t-u-z
Apartmanın önüne geliyorum.
Çecuk sesleri ve ağlama zırıltıları arasında kendime en makamsal sessizliği seçip yokuş yukarı çıkmaya başlıyorum.O an yokuş tırmamaktan garip bi haz aldığımı farkediyorum. Sevim Hanım dedikodularından öte 'mekan'sal olarak içeriden gelen bir ses dikkatimi çekiyo.. Yaşlı,yorgun,bilge bir ses ''Yıldız Böcüüü gibi ışılayaraktan gelen biri var. Öz olmaya bu? ''
Ananem.70 küsür yaşında. Küsür diyorum çünkü kaç yaşında olduğunu net olarak bilmiyorum.
Camla perdenin arasından bi kafa bana doğru uzanıyor. Küçük bi kahkaha sesiyle benim ''öz'' olduğuma kanaat getiriliyor.
Şımarık bi gülümseme uyduruveriyorum oracıkta yüzüme.
Apartmanın kapısı dııızt sesiyle işe yaramayan bir otomatik mekanizma sayesinde açıldığını sanıyor. Halbise küçük bi diz darbesiyle o dızzt sesi duyulmadan açmıştım kapıyı...
Şimdi az önce,bir kaç düş öncesinde,ses öncesinde;
Düşümde gördüğüm insanlarla karşılaştım kapıda..
Ve belkide son görüşümdü onları..
Her neyse..
Kendimi de görüyorum arasıra. Olağan şüpheli düşünceler içinde,ferforje demirlerin arasında bi örümcek ağı gibi sallanıyorum.
Arsız,Yüzsüz,Terbiyesiz bi insan gibi..
Neyseki Sevimli.
Keşmekeşi beden değil, ruh yaratmalı halbise..
Gönderen mezkurleyla zaman: 05:47 0 yorum
Etiketler: özgül bkr.
19 Nisan 2010 Pazartesi
UNUTUŞ ve YOKOLUŞUN HİKÂYESİ
Kağıt yazısını kaybeder,
Silgi kaybeder kendisini.
Gönderen umtsmsek zaman: 13:02 1 yorum
Etiketler: Ümit Şimşek
16 Nisan 2010 Cuma
DON'T HURRY BE SORRY:DİZİ İZLER GİBİ İZLİYORUZ ANAHABER BÜLTENLERİNİ
Havada asılı kalmış gibiyiz sanki.Paraşütçüler gibi el ele tutuşup geçici daireler oluşturuyor,sonra ayrılıp savruluyoruz.Sürekli düşüyoruz sanki.Aşağıyı göremiyoruz,yukarıya bakamıyoruz ama öyle yavaş düşüyoruz ki farketmiyoruz düştüğümüzü ya da öyle hızlı düşüyoruz ki farketmiyoruz düştüğümüzü.Zaman duruyor belki.Kurtuluş Parkı'na kar yağıyor.Çoktan dökülmüş yapraklar çürüyor karın altında ve kabuk düşünce derisi yeniliyor kendini dünyanın.Hayır zamanın durduğu falan yok. Ne zaman bir fikir düşse aklıma,ne zaman kovalasam o fikri;saçmalığa çıkıyor bin umutla üstünde koştuğum yol.Bazı şeyleri anlamak istemezdim.Bazı şeyleri unutmayı,bazı şeyleriyse hiç yaşamamış olmayı isterdim.Ama istemek yetmiyor değiştirmeye işte.Pozitif düşünce işe yaramıyor.Onunla aptalları avutuyorlar.İnanmayın;alçakça yalan söylüyorlar.Öyle kitaplar yazıp satacaklarına pozitif düşünüp kazansınlar parayı.
Bir de utanmadan televizyona çıkıyorlar.Televizyon ne garip.Büyülü sanki.Büyülü ve korkunç.Her şey orada olup bitiyor.Birileri tetiği çekiyor,birileri ölüyor,biz seyrediyoruz.Sanki biri elimizi kolumuzu bağlamış gibi.Artık sadece söyleniyoruz.Homurdanıyoruz sadece.İsyanımız bir dakika bile sürmüyor.Sanki araya bir cam parçası girince yaşananlar gerçek olmaktan çıkıyor.Her şey bir GÖSTERİye dönüşüyor.Demek insan bu sayede hep seyirci kalabiliyor.
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 01:16 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı