
‘-Etrafımda gördüğüm herkes -ve- herşey birbirini taklit ediyoR, heRhangi 'şey'le anlamlı biR ilişki sürdüren kimse yok.
-Şiddet içermeyen biR eylemin öznesi olacağıma sevdiceğimin gözdesi olurum.
-Soyutu dışavururum, somutu içime gömerim.
-Eski olandan hoşlanmayan yeni(leR) denim.
-Kadınlara değişim referansları uygulayan yatay beden tacirlerini severim.
-Dünyayı ayağa kaldıracak orgazm nöbetlerine her zaman hazırım.
-Çok bilen cahillerin yanında susmaya değil doğmatiklere sığınıyorum;
Çünkü ben, yersiz biR cüce,umarsız bir hipopotam,soysuz bir düşman kadar alaycıyım.Bu yüzden işimde çok başarılıyım...’ Diyorsanız;
Voodo seyanslı,Çanakkale Fayanslı Etkinliklerle BirebiR İlgileniliR.
Kampanyalı Çözüm, Paket Program
*Aile Geçimsizliği
*Kayıp Eşya Çalınması-Bulunması
*Ruh-i Bunalımlı Sevgi-Muhabbet-Aşk
*Cin Çarpıklığı-Büyü Bozumu,Kafa Karışıklığı v.b. sorunlara anında çözüm!!
Sosyal-izalasyon Zemin Market
8 Nisan 2010 Perşembe
Muhazzilâne İlân
Gönderen mezkurleyla zaman: 01:37 0 yorum
Etiketler: özgül bkr.
7 Nisan 2010 Çarşamba
zanlımca hayal tozu yuttum yanlışlıkla..

Ben küçükken akıllı sağlıklı şirin bi çocuktum. Maalesef hayat çetrefilli ağlarını örmüş,beni yaşamım boyunca garip kılacak bir sürü olaya dahletmiş. Sadece olayla kalmayıp obzesif takıntılarıma ortaya çıkarmış sayın okur.
Günlerdir düzenlemem gereken bir oda dolusu eşya ve yıkayıp ütülemem gereken kıyafetler görüyorum baktığım her yerde. Yaz- kış -bahar mevsim geçişlerinin seremonisidir ya hani..tek tek her şey temizlenir, düzenlenir, kaldırılır.İşte o saçma yıllık ayinler zamanındayım.
Alakasız bir yerden girelim Enrike,
Peki siz ütü yapmayı sever misiniz sayın okur?
Ben,şahsen bizzat kendim, çok severim.
Bazen tembellik edip ütülenecek giysileri bu küçük dağları ben yarattım kabilinden biriktirdiğim olur ama eninde sonunda kolları sıvayıp üstesinden gelirim hepsinin.
Misal ev işi hiç sevmem; süpürmek, toz almak, silmek.. Ütü yapmak dışında herşey gereksizdir benim için. Gecenin bir vakti ya da sabahın körüğünde ütü yapasımın geldiği vâkidir.Özel hazırlık yapıp kurduğum ütü masam,kahvemle sigaramla şarabımla yapmışlığım vardır hani..
Çocukluktan beri her işimi kendim yapmak zorunda olduğum için o zamandan kazanılmış bir beceri sanırım.Tabi buna beceri denilebilirse.
Bildiğimiz sabır esaslı sıcak hindu ayini..Ya da bebeklikten işlenmiş bir hanım-kız edası ?Halbise topaça benzeyen, sabit bakan bi bebek olduğumu anlatır annem.
Misal çamaşır, bulaşık ve dahi yemek de erinmemem gereken işler olmalı değil mi bu durumda? Ama yok! Şuvan tam şu esnada ütü yapma hayalini kuruyorum saçmalığın ötesinde. Triphop ritimlerinde hafif hafif ütü suyu buharıyla ısınaraktan, deterjan kokusunda kafayı bulup kaybolmak istiyorum. Aslında çok fazla üşümem ütü yapmayı sevmeme bi neden olabilir.İçerden baktığımda böyle.
Dışardan baktığımda ise;
Bir şeyleri düzeltebilmeyi seviyorum ben.
Benim sevdiğim yıkanmış temiz giysileri buhar tüten ütünün altında düzeltip, el içine çıkacak duruma getirmek.
Hayatımda üstesinden gelemediğim, düzeltemediğim pürüzlerin, kırışıklıkların acısını giysilerdeki pürüzleri, kırışıklıkları düzelterek çıkarıyorum.
Şimdi sabırsızca beklediğim; mesai bitimi evime gidip mis gibi kahvemle beraber ütü buharında düşlerimi hislerimi pürüssüzleştirip,soğuk kış sığınmalarını süreli ömürlü dolaplara kaldırmak...
Enrike bebeyim gidelim!
Gönderen mezkurleyla zaman: 07:34 0 yorum
Etiketler: özgül bkr.
tekplanbencillik harita-sır...
Salyangözüm var benim.
Evcilleştirdim kendisini.Adını Enrike koydum. Tentaküllerine rüzgar gülü astım, güllerini de kekikten yaptım. Rüzgar estikçe döne döne kekik kokusu sarıyor etrafımı. Şimdi bile sardı.
Şuvan yağmur damlalı pencere camı arkasından içli hisli puslu bakıp, aklımdan geçen kekik kokusunun burun kılcalımdan sızarken verdiği hissiyatın derinliği ve yakıcılığına kaptırdım kendimi. Düş teknem oldu benim.
Bak Enrike;
Yargıç değilim,yargıyla aram iyi değildir,yargılanmaksa benimle aynı minderde oturamaz. kalkar giderim..Buna en son Sebastiyan gülmüştü hatırlarsan.. Evet bu yüzden cezalı,beni ölümle tehtit ediyor şimdilerde..Oysa ki bilyoruz yaşamın içindeki ölülerin nakşettiği düğümü..
Hayır!Öyle değil. Bak ne diyor olmayanın ifadesi; ölüm;‘varoluş’un vazgeçilmezi ve en kutsal parçası olduğu için yorum bile yapmayacağım..
Hakikat kimin umurunda Enrike. Gerçeğe batmış bir yaşamda Sebastiyan gibi mahkumsun. Bir hayale sığdırılmış..Şimdi pıratik düşünelim;iki esaret yarpışırsa özgürlüğü yaratabilr mi?
Su alabilir miyim lütfen.
Sır: saklı olan ,baş ağrıtan,sakladıkça büyüyen,çoğaldıkça can acıtan,dağıldıkça orospulaşan,sustukça arsızlaşan,yoğunlaştıkça güçsüzleşen ne menem bişi bu sır denilen.
kaç kişiyi ne kadar hangi zaman diliminde nasıl türettiği bilinmeden amaçsızca o kör kuyunun dibine iten. mahremiyeti hissizleştiren, insanı sessizleştiren sessizleştikçe kişiyi piçleştiren...
Şimdi sus Enrike. Konuştuklarımız aramızda kalsın. en mabedi düşlerimi, tapınaklarmı sunduğuma pişman etme. Hem bu kadar kalabalığın içerisinde olmuyor. Sakin olmalıyız.
Biliyorsunki bu bir kendi bencillik haritamızın insanlara ilk sunumu..Her şey yarım olmalı
Enrike törn bek
Sır: diğma çürüten,küf kokan, midemi bulandıran, beni benden alan, can-ı hiçe sayan, kemiklerimi sızlatıp,iliklerimi kurutan..
yazdıkça yaza yaza,
boğazımı sıka sıka
beynimi sike sike bu bahar gününe bağlayan tek cümle ’öldürürken gülümseten tek olüm donarak ölmektir.’
ah Enrike. kırıldın bak.
O kadar incinme dedim sana.
efendim?
Düş mü geldi? Dur o zaman kapımı açim en afilli türkümle.
Mercimek köfteli günler dilerim.
Gönderen mezkurleyla zaman: 02:26 0 yorum
Etiketler: özgül bkr.
Posttükrük Posası
Kapıyı açtı küfrederek hem de “n’akadar seksistsin Lütfü” diyebilirdi; onun herkesi ezici bilgiye sahip arkadaşları bu küfre karşılık. O sırada onlar içinde yer edinmek umrunda bile değildi. Yeni bir şey fark etmişti o gün ve bu fark edişte bana bile kızgındı. Belki de küfrederken bahsettiği kişi benim annemdi. Yüzüme baktı sanki tükürür gibi. Öyle ki; ne olduğunu anlayamadan daha bakamadım yüzüne; kafamı çevirdim. Nasıl böyle olabildiğimi sordu, onu duymamak için nasıl bir ilaçla mutlu olabildiğimi, fişi takılmamış bir buzdolabının hiç mi hiç mi içimi acıtmadığını sordu. Çok düzgün bir diksiyona sahip olsa da bildiğin sıçıyordu ağzıma. Bir minicik burjuvanın çölde koşup da ilk defa suyu bulamamasına isyanıydı sanki. Aslında vicdan diye anlatıp durduğunun hiçbir evin gıcırdayan kapısına yağ sürmediğinden yakınıyordu. Sonra durdu, ağlamaya başladı ve “ben eşcinselim” diye bağırdı. Ben yanına gidip sarıldım, derin ve üstten bir ruh haliyle “olabilir tabii ki olabilir” dedikçe sinirlenip bağırıyordu. Beni itti. Ve o itişle birlikte lütfü mayoz bölünmeyle ikiye üçe beşe ayrıldı. Hiçbirisine yeni bir isim koymaya gerek yoktu. L1, l2,l3, l4...diyebilirdik onlara. Zaten isimsiz bırakılmış, çünkü hiç seslenilmemiş bu insanlar doğmamıştı bile bildiğimiz anlamda bir annenin karnından. Sanki hiç kimsenin çocuğu değillerdi, yaratık gibiydi onların hepsi. Kızgın, durmadan mide bulantısı yaratan, dolayısıyla bir kusmuğun içinde yaşamaya mahkûm edilen. Yanıma koştu Lütfü, diğerlerine bir dakika diyerek. “bak ben seni de çok sevdim, sana âşık olduğumu bile zannettim bir süre, en çok senin fotoğraflarına bakıp facebookta like rekorları kırdım ama olmuyor işte; görüyorsun. Ben senin şefkatinle yapamıyorum. Zamanında çok kavga çıkardık birlikte, market sıralarında, fatura kuyruklarında, muhtarlıkta, yılbaşında; gündelik adalet zırvaları üzerine bağırıp çığırdık. Ama ya bizim böylelikle kurduğumuz faşizm? Ya bizim birbirimizi sakinleştirmek ve aslında kuyrukta daha rahat duralım diye birbirimize söylediğimiz hoşgörüsel yalanlar? Ben seninle isyan edersem var olabiliyorum. Ama sen beni susturuyorsun artık. Bohem yaşam tarzına uygun Bülent Ortaçgil şarkılarınla şarap içiyorsun. Ben de oturmuş saçma sapan kitaplar yazıp, boynumda bana çekicilik katan fularımla imza günlerine gidiyorum. Bunların hiçbiri bizim o yırtık kumaşlara değmiyor. Biz sadece pelüş oyuncak yapıyoruz. Ama küçük ayı buggynin geceleri birini ısıttığı yalanı beni artık susturamıyor ve ben bu kuyrukta rahat duramıyorum. Rahat durmak istemiyorum çünkü. İçimdeki çoklukla geçen gün parka gittiğimizde kaydıraktan kaydık ve birbirimizi öptük permütasyonla dudaklarımızdan. O sırada biri gazete okuyordu ve manşette benim hasta olduğum yazıyordu. Buna inanarak yaşayamayacağım. Ardından tahterevalliye binemedim. Bedenimin kaç kişiye denk düştüğü üzerine kurulu bu oyuncaktan bile nefret ettim. Yeter bıktım tartılmaktan ve koca popomun sürekli birçok kişinin yerini aldığını düşünmekten. Ardından bu salak zayıflama sakızlarından çiğnemekten. Ben bundan sonra tüküreceğim, tükürerek zayıflarım belki de, vücudumun 3/4 ‘lük kısmı eksilse de, annem bakışıyla bana terbiyesiz velet dese de, birlerine göre daha çok hastane kuyruğunda yer almam gerekse de. Ve bunu yaparken tek ihtiyacım olan senin de her gün bana o mavi sürahiyle taşıyacağın tükürüğün. Biz bağırmadan duramayacağız. Asıl şimdi bir imgeye ihtiyacımız yok çünkü buluştuğumuz yer bir fatura kuyruğu ve numaratör her saniyede öldürülen insan sayısını veriyor bize” dedi. Ben de ağlıyordum salya sümük ve bu sefer mendil hiç mi hiç geçmiyordu aklımdan; Lütfü haklıydı biz kusmuğun içine batırılmışlar bir tükürükle kendimize geliyorduk. L1, l2, l3,l4...hep birlikte ışıksız bir odada tükürüyorduk.
YAPAYANLIŞ BİR ADAM
Başkası olmayı özlüyorum bazen
Sahnede kaybolup kendimi bulmayı
Susuyorum sonra
Yatıyoruz karın karına
Patlıyor diyafram nefesi
Ses çıkmıyor
Çıkmıyor coşkum belleğimden
Ve kinim fışkırıyor özlemimden
Bakıyorum sanata fuayemden düşmanca
İnsanca nefret ediyorum tiyatrodan
Ve tanrılar gibi seviyorum onu
Yazıyor kurguluyor arıyorum
Hayır dostum
Kapattım perdelerimi çoktan
Artık oynamıyorum
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 01:03 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
6 Nisan 2010 Salı
ORGANİZE PİYA(Z)A-MERSERİZE PLAZA
içtiğim kola biber,
geçtiğim meydan gazlı.
ben seni güldüren erkeklerden değilim
oysa tişörtüm esprili şakalı.
hayatım ikircikli,
zippom bile çakma.
içtiğim çay sallama,
göz rengim takma.
ben bir kırık salıncağım Kurtuluş Parkı'nda
hem sen bunun farkındasın
hem de polis farkında
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 01:52 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
3 Nisan 2010 Cumartesi
HAVAALANI
kan ağlar damarlarım
ilacım ağzındır bilirim-ama
buseni zerkedecek damarımı ararım
yaşayıp durmam hep bundandır
burnuna yaklaşınca burnum
ağzın arsızca aralanır
bu kadar açık konuşma kadın-yoksa
ağzına tünemiş tütün kokusu havalanır
çekme ağzımdan ağzını/ölürüm
ölürsem;hava alınır
yaşayıp gitmem hep bundandır
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 00:48 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı