
Sen geliyorsun. Bir kapının ardına kadar açılması demek bu. Lütfü hazır bekliyor gibi kapıda. Babasının gelişini pencerede bekleyen kapıyı çalmadan koşup açan çocuk gibi. Bir de giymiş ki morları baharın gelişi gibi bir menekşe gibi duruyoruz önünde. Sen öpüyorsun bizi. Ateş çiçeği alıyorum ben eve gelirken. Biz seninle iki çocukluk arkadaşı gibi. Mahallede top oynarken görüyorum seni. Benim üzerimde kısacık çiçekli bir şort, bisiklete binerken düşmüşüm dizleri m yara ve kan içinde. Nasıl da güzel bir klişe çocuğun dizlerindeki yara izi. Sen sanki ‘önce öpüp, sonra doğur’ uyorsun o dizleri her dokunuşunda. Biz akşam lunaparka gitmişiz. Gece uyurken bir ‘Bendeniz’ çalıyor dilimde şimdi sana söylediğim şarkıların ilk notası gibi.
Mahallenin tüm kızları sana hasta. Geliyorsun diye herkes birbirini dürtüyor. Bir dalgalanma oluyor mahallede sanki. Sen terli alnınla annenden su istiyorsun en çok. Balkonlara tırmanıp çamaşır iplerini keserken bir ben gülüyorum. Böylesine açılan çiçek görmemişsindir. Sanki bir sen su verdikçe hiç susamayacakmışım gibi. Bu cümlenin bitişinden bile korkuyorum gülümsedikçe. Sen her defasında giriyorsun ya mahalleye bizde hep bir çocukluk kalıyor. Öylesine bir güneşli İzmir oluyor tüm Ankara. Ama sen en çok da Ankara’dasın aslında. Buranın karının altına bekliyorsun beni apartmanın önünde. Bir komşu çıkıp kovuyor seni. Sen yine gülüyorsun. Ben sakalını görüp gıdıklanıyorum kendiliğimden, gülüyorum. Seninle Kaleye çıkıyoruz ardından. Bir güneşin böylesi doğabileceğini bilemeden. Şimdi Lütfü bile bir güneşli masanın önünde; huysuzluk edesi bile yok bu huzur içinde. Sen geliyorsun ve sanki o biliyor bütün kapıları açacağını. Beni de seni de öpüyor; tüm çocuklarla uykuya yatırıyor. Biz bir rüyanın içinde sen top oynarken ben pencereden izliyorum seni. Bir sigara yakıp ağlamaktan alamıyorum kendimi. Dilimde yine ben, deniz ve sen oluyoruz.
2 Haziran 2011 Perşembe
"ÖNCE ÖP SONRA DOĞUR BENİ"
22 Mayıs 2011 Pazar
SEFER SAYISI BİLMEM KAÇ
Geri dönmek yoktur her yol bir gidiş
Bilmezsin tekrar senin için bir terk ediş, geride bırakış olacağını
Bu sabahlar ve bu bavullarla daha çok şarkı dinleyip doğu-batı-kuzey-güney neresi benim evim
Bir gezgin olamamanın verdiği bağlanışın başka bir yatakta tekrar yaşanması içimdeki çelişkiler
Anladım yazmış birçokları dönemimizin hissiyatı bana verdiği gitmek, gidememek, kalmak, kalamamak, terk etmek, edememek
Özlediğim isimlerin artması gün be gün beni korkutuyor mu evet ya bir gün her yerde bir özlem olursa kimin yanında kalış dindirecek sancıları
Eve mi dönüyorsun? hayır anne, yeni bir yaşama geliyorum her biri kadar korkulu
Maalesef bu paradoksun içinde bir bukalemun değilim, sen hiç ağlayan bukalemun gördün mü
Benim ki içsel bir yolculuk olacaktı sığdıramadım dışıma taştı
Atlasın yeriyle ilgili sorunlarım olduğu doğrudur belki de bundandır lisede coğrafya hocama aşık oluşum- bu başka bir mesele aslında.
Geçenlerde yazdığım bir yazıyı buldum yine atlasın yerini belirleyememişim, nedeni Sakarya ve Lewes’te aynı anda olmak kadar basit, şöyle;
“Kamera alttan adamı çekiyor, bu teknikle adam büyük mü büyük görünüyor oysa tersi adamı seyircinin gözünde küçültecekti. Hayatımda ki kamerayı kırmam gerekiyor sanırım çünkü ben Kafka gibi bir böceğe dönüşürken her şey devleşip üstüme basılma korkusuyla tırmanmaya çalışıyorum ayaklarından yukarıya, yok bu daha ziyade tutunmak oluyor. İşin en kötüsü ne biliyor musun ben bunu birçoklarına yapıyorum ama hepsine farklı bir ad veriyorum, isim listesi silinmeksizin uzayınca ve diğer defterde bir benim adım yazınca ne ilginçtir kalem ağır geliyor bi bu durumda altında eziliyorum. Şimdi soracaksın yolculuk bunun neresinde. Zannettiğim yolculuk bir otobüste sadece molada olmak. Zihnim beni terk etmeyince bir yerlere varmak yerine bir yerlerde kalıyorum sürekli. Bu kadar çok otel odasında kalmaya çalışınca da, hepsinin kapısını açık bırakınca cereyanda kalıp üşüyorum bu üşümeler sürekli ve bu sefer daha da içten istiyorum ısınmak için birilerini, halbuki kapatsana kapıyı biraz olsun diner, kendi nefesinle ısıtırsın odayı, yok bu sefer de ihtimaller dünyasının kapılarından kapılar çalıp tüm odalarıma yenilerini çakıp daha çok daha çok…”
İşte benim bilmem kaç sefer sayılı yolculuğumdan kesit, post yolculuklarım, kimine Zeynep’i, kimine Nar’ı, Sedef’i yolladığım…
Bu arada kendime yeni bir kapı yaptım.
Gönderen nar zaman: 04:29 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
30 Mart 2011 Çarşamba
İKİNCİ HAYAT
Gidersin ve biter!
Bunun bu kadar doğru olduğunu söyleyen birçoklarına hüzünlü bir gülümsemeyle bakıyorum şimdi, onaylıyorum kafamla haklısınız…ama peki ya sonra? sonra nasıl yaşadınız?
İkinci hayat diyorlar bana kapısından girdin gördük seni ama kimsenin varmaz dili hoş geldin demeye..
Ölmek değil bir nevi öldürmek bu ikinci hayat ya da hayatından intihar edenleri gözlemelemek, o yüzden herkes kendi intiharı sanırmış önceleri. İşte bu yüzden ikinci hayat, sonrası bilinmezlik değil..ikinci hayattaki son fedakarlık aslında intihar etmeyip girmek kapısından, ruhani bir yok oluş,
Hadi canım sende der Berto kararsız bir gülümsemeyle. Berto git başımdan canım acıyor!
Yaşamadığımı düşündüğünüz sevginin bir çoklarını yaşadım aşklarımda dahil, sevgi durdukça anlam kazanmıyor, bir vazo gibi köşeyi güzelleştiremiyor, durdukça hareket etmedikçe çürüyor hatta kokuyor..bu yüzden sürekli mide bulantılarım, çok haplar içtim sizin yüzünüzden, al bi tane geçer dediniz ya artık siz ve yara bantlarınız yüzünden aynada ki de kim?
İkinci hayat bir nevi etik anlayışı henüz filozofların üstüne bir şeyler yazmadığı belki psikolojik bir rahatsızlık olarak bilinen. Topladığım çakıl taşlarını denize gömüyorum, bir kere gidersin ve biter adımımı attım ikinci kere gidiyorum.
Sizler hepiniz sizlere karşı artık sadece duruyorum tıpkı sizin sevginiz gibi.
Merhaba yeni hayat, kendi sesimi duyuyorum!
Gönderen nar zaman: 16:06 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
27 Mart 2011 Pazar
BİR SAHİL BALIKÇISININ KARISINA
Elleri aldın attın çöpe
Biriktirirdin kupon gibi
Avlu önünde içerdin sigaranı sanki eski bir kadınmışın gibi
Giyinirdin geceleri kocana dantellileri
Hoşlanmazdı balıkçı Salih kalabalık hisseder kıskanır ses etmesede
Ece koydurtmamıştı adını ilk kızının şimdi suç Salih’te mi sen de mi
Salih balık kokmazdı balıkçılığına inat
Sevmezdin onun kabullenmiş gibi kokmasını suçlu hisseder kimi zaman
Biraz gariptir balıkçının karısının sevgisi
Akşamları sorar Salih’e bugün dalgalar yüksek miydi diye
Bilirdi Salih yüksek deyince ne mutlu olacağını
Karısı bir pişman bir özlem ikileminde
Adı Su’ydu
Buna sebep mi sevmişti Salih onu
Durgunlaşmıştı Su Salihle beraber
Korkardı balıkçı karısından kaç defa balık yerine karısını çıkardığından denizden
Odun kokardı evleri çiçek istemezdi Salih evde
Ne yapacağını bilmezdi Salih karısıyla kaç kadın tanımıştı içinde
Su’yun hayali bir şelaleden atlamaktı bir zamanlar
Şimdi kendini dugun bir nehirde bulmuştu
Hangsiydi intiharı onun
Bilirdi balıkçının karısı intihar değildi onun sonu
O bir okyanusta seçmişti Salih’i
Ama okyanusu terk edememişti..
Gönderen nar zaman: 14:48 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
DAĞI(TI)LMIŞ ROLLER
Çocukluğumdan anılarımdan bahsetmek istiyorum, bahçemizde olmayan çiçeklerden değil yaşanmış kokusu olan bir nergis..
Kim bilebilir bu kadar özlem evrenin nerelerine yer ediyor uzaktan bir güneş yolluyorum bu sefer üşümeyi göze alıp. Hani evren geri yollardı?
Dişlerim kırılıyor bu yeni bir hastalık mı, bilmiyorum ben bu hastalığı korkmuyorum gibi yapıp koşuyorum, nefesim kesiliyor ciğerimde katran değil rengarenk kokular saklı bilmiyorlar çalıyorum, kimin hayatından?
Bana tek bir güzel söz söyleyen binlercesini hayal ediyorum özgürüm, özgür değisin benim kadar gelemem yanına, gelmezsin yanıma..
Ben balıkçının karısının hikayesini anlattım, bir hikayeyi anlatmak sonlardırmak değil midir ama Su hala akıyor, nereye?
Nasıl anlattığın değil de benim nasıl anladığım önemliyse derin bir suskunluk saklı tüm kelimelerin altında anlatanın bile bi haber olduğu, boş oda sayısı 5 mi 6 mı?
Şimdi ben kendi varlığımdan şüphe etmek istemezken bunu kanıtlamaya bi o kadar karşı, evreka mı demeliyim iyi ama neden, bu bir şey değiştirmez ki..boşlukta ki bir kelimeyi bulmak, boşlukta ki bir kelimeyi bulmaktan başka bir şey değildir her zaman. Bu bir şeyi değiştirmez ki..
Müphemlik!
Gönderen nar zaman: 14:10 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
18 Şubat 2011 Cuma
UÇURDUM KUŞLARIMI KUŞSUZUM EMİN OLAMADAN KUŞKUSUZUM
sırtımı kaşır mısın sevgilim?
kanattı dikenler bedenimi
ben gece gece
yana yakıla ben
parmaklarını ararım
sararır solarım çiçek gibi
ve çocuk gibi ağlarım ilgisiz
kalınca kararınca
bezginliğimbastırıruykumu
tulumum unutulur gece gece
sırtında durur Lorca'nın
"birleşirsen benimle
yarı'm olacaksın korkarım
ve güzelim
bakmazsan gözlerime
sanırım kör olacağım
bebek değilim ben yeniden
büyüyemem"
saçımı tarar mısın sevgilim?
kapattı dükkanlar bedenimi
beden değiştirip gece
gece ben
ben gece
düşerim kabus gibi zihnine
ve sabah
saat gibi çalarım
bilenince kanla bileklerim
bilinmez şiirler yazarım
bilimseldir sanatım
kişiselken aşklarım
yanarım
sen odun gibi yanarsın
ben yürek gibi
yanarım
gece çok geç sevgilim
bu sabah yanında olmalıyım
"çekilmezsen yolumdan
yolum olacaksın korkarım
ve güzelim
kuş değil insanım ben
yolumun üstüne basmadan
yürüyemem"
Bazen Alman,biraz Fransız şair Umut K. varoşa bakmak istemiyor artık!
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 10:31 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
4 Şubat 2011 Cuma
ATLASIN YERİ HİÇ BELLİ OLMADI
Bizim öyle bir evimiz vardı ki biz hiç gitmedik oraya önünde hep fotoğraf çektirirdik, kış bahçesinde çay içmelerimizi düşler, en çokta sigralar tüttürürdük. Birilerinin masal anlatmasını bekledik içinde hep, sabahları tost yemeği öğlenleri kahve içip fal bakmayı istedik. Sonra akşam olsun da misafirler gelsin istedik misafirleri hiç sevmememize rağmen. Bizim öyle bir evimiz vardı ki satılık ilanları astık üstüne bir süre alan olmadı ilgilenende eski püskü sandılar kimse içinde bir sandık olan evi istemezdi. Sandıklar ki, geçmişi yükler annelere annanelere ait parmak sızılarının izleridir içlerinde gül kokulu tespihler vardır kenarı oyalı yazmalara sinmiş. Bizim evimizde mektuplar vardı sandılar sevgililere yazılmış uzun uzun, birkaç telgraf belki ani haberleri veren ölüm gibi. Biz evimizin panjurlarını hiç boyamadık birimizin düşü eksik kalmasın diye göremedi alıcılar sıvası düşmüş sandılar. Balkonundaki sarkaçtan kim düştü diye sordular oysa ne çok menekşeler dikmiştik mor mor vücudumuzda ki yaralar sandılar. Bizim öyle bir evimiz vardı ki yakınına tren yolları yaptık birbirimize el sallamak için, medillerimiz işliydi güzel şapkalarımız yoktu eldivenlerimiz toprak kokuyordu. Kenarında bir köprü olsun istedik üstünde hayaller kuralım diye, geçip gidebilelim karşı kıyıya, bakım yapmayalım bir gün yıkılsın diye. Kiralamayı hiç istemedik başka hikayeler yazılmasın diye satıp köprüde beklemeyi kimimiz trenlere binip gitmeyi en çokta karşı kıyıya geçmeyi istedik, alan olmadı bahçemizde ölüler gömülü sandılar!
Gönderen nar zaman: 08:51 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen