5 Temmuz 2011 Salı

FELAKET TELLALI

derdim ne mi
derdimiz bizim en samimi hissizliğimiz
siklememek için çaba sarfetmek zorunda kalmayışımız
osurunca utanıp kayırılınca sıkılmamamız
mesajlar italik otomatik mekanik sikindirik
gittiğimizde bize değen zaman
saçlarını bile aydınlatmaz çoğunun
uzayan bir şeyler vardır yorganın altında
sertleşen batan bir şeyler
geceden bahsetmiyorum
yalnızlık koyun sürüsünde bir kuyruk
umrumda değil içtence
pembe yapraklı kafatası
yarım kalan işimi otaman çok asil bir davranıştı
yatakta fedakarlık etmek hah hah hay
incelen bir şeyler vardır derinin altında
akan kayan yapışan bir şeyler
sadakatten bahsetmiyorum
unutulmak bir karga boku lekesi
saate baktınız mı hiç
durup dururken bile isteye
bakacak pek çok yer varken özellikle saate
eskrim bale şan şöhret sofrada havyar
döndüğünde yerinin kapılmış olduğunu görmekten korkmak
sıkı sıkı saçılmak boşluğa
elimi tuttu yüzüme baktı
arkasını döndü yürüdü gitti
yolun ortasında metruk ve iğreti bir bina gibi dikilip
göğe uzandım
ısınan bir şeyler
bitti

4 Temmuz 2011 Pazartesi

ATLASTAN BİR KESİT

Bir ilkokul alışkanlığı belki yılsonu değerlendirmesi yazmak ya da yaz tatilin de neler yaptınız der öğretmen, yazamadığın yaz aşkı gerçek konusudur kompozisyonunun, olmamış aşkların ilk yüzleşmeleri… Şimdi kimsenin topluca yazmadığı, bir grup aktivitesinden öte, bir yıldır sevdiğim ve sevmediğim birçok şeyden uzak yaşamanın yıldönümü, sevdiğim ve sevmediğim birçok şeyle yaşamanın aynı zamanda. Hala eskisi kadar zor bunu yazmak kendime vereceğim bir hediye olmasına rağmen. Bazı şeyler çok yakın dün olmuş gibi bazılarının mezar taşı çoktan yaptırılmış yedi kat derine mi gömüyorduk? Yıldönümlerinin benim için önemi var mıdır onu bile sorgulamadım yazmaya başladım pek kutladığım yıldönümü bulamasam da, bunu anmak bir yıl önceki bana bir borç gibi. Hani herkes kendi çöplüğünde ötsün demişti Murat bana, o zaman bunun erkeksi bir tür küfür olduğunu düşünmüştüm, çünkü bu kendi çöplüğünde bir kabadayı başkalarında ise aslında korkak olunduğu anlamına geliyordu. Meğer ben de tam olarak bunu yapıyormuşum tüm feministliğimle. İlk günümde anladım hani ilk odamı gördüğümde ilk yalnız kaldığımda ilk gerçek çaresizliğimde. Kendi kendime öylesine yeterim çığlıklarım kulak zarımı patlatacak birer bombaya dönüşmüştü, birden annemin hadi kızım at ilk adımını dediği zamanlarda ki gibi yürümeyi unutmuştum ve babam yine beni kucağına alıp tamam geçti dememişti. Onlara da fazlasıyla aşıladığım bu ben yaparımları ağızlarından toplamak için biriktirdiğim tüm poundları vermeye razıydım. Ve tek yapabildiğim küçükken karnım acıktığımda yaptığım gibi çığlık çığlığa ağlamaktı, bir benim duyabildiğim belki ilk yan komşum Chai’nin de duyduğu. Büyük yanlarımın eksik olduğu çok sabaha uyandım, çok geceye Zeki Müren kattım, çok içtim tüm umutsuz, korkakların yaptığı gibi çok direndim. Çok hayaller, halüsinasyonlar gördüm –yeni bir alışkanlık değildi-. Sonra biri geldi ve kulağıma şöyle bir şey fısıldadı demeyi isterdim, ,insan nasıl iyileşir nasıl tekrar ayağa kalkar bilmiyorum, ne oldu, nasıl şimdi sadece bir ekrana yazdığım satırların içimde fırtınalar yaratmadığını bilmiyorum. Bu sakinliğim sanmayın ki üstüme sinmiş yeni bir deri, sadece şimdi tekrar ama daha düşünceli bir şekilde suçlayabiliyorum Murat’ın sözlerini. Bunu bir hayat şöyledir yazısından uzak tutma gayesiyle, öğrendiğim veya yaptığımı hatırladığım şeylerin listesini verme niyetinde değilim. Çünkü bu bir hayatta kalma hikayesi değil, bu bir yolculuk hikayesinin sadece bir kesiti! Herkese iyi niyetimle iyi yolculuklar dilerim…

2 Haziran 2011 Perşembe

"ÖNCE ÖP SONRA DOĞUR BENİ"



Sen geliyorsun. Bir kapının ardına kadar açılması demek bu. Lütfü hazır bekliyor gibi kapıda. Babasının gelişini pencerede bekleyen kapıyı çalmadan koşup açan çocuk gibi. Bir de giymiş ki morları baharın gelişi gibi bir menekşe gibi duruyoruz önünde. Sen öpüyorsun bizi. Ateş çiçeği alıyorum ben eve gelirken. Biz seninle iki çocukluk arkadaşı gibi. Mahallede top oynarken görüyorum seni. Benim üzerimde kısacık çiçekli bir şort, bisiklete binerken düşmüşüm dizleri m yara ve kan içinde. Nasıl da güzel bir klişe çocuğun dizlerindeki yara izi. Sen sanki ‘önce öpüp, sonra doğur’ uyorsun o dizleri her dokunuşunda. Biz akşam lunaparka gitmişiz. Gece uyurken bir ‘Bendeniz’ çalıyor dilimde şimdi sana söylediğim şarkıların ilk notası gibi.
Mahallenin tüm kızları sana hasta. Geliyorsun diye herkes birbirini dürtüyor. Bir dalgalanma oluyor mahallede sanki. Sen terli alnınla annenden su istiyorsun en çok. Balkonlara tırmanıp çamaşır iplerini keserken bir ben gülüyorum. Böylesine açılan çiçek görmemişsindir. Sanki bir sen su verdikçe hiç susamayacakmışım gibi. Bu cümlenin bitişinden bile korkuyorum gülümsedikçe. Sen her defasında giriyorsun ya mahalleye bizde hep bir çocukluk kalıyor. Öylesine bir güneşli İzmir oluyor tüm Ankara. Ama sen en çok da Ankara’dasın aslında. Buranın karının altına bekliyorsun beni apartmanın önünde. Bir komşu çıkıp kovuyor seni. Sen yine gülüyorsun. Ben sakalını görüp gıdıklanıyorum kendiliğimden, gülüyorum. Seninle Kaleye çıkıyoruz ardından. Bir güneşin böylesi doğabileceğini bilemeden. Şimdi Lütfü bile bir güneşli masanın önünde; huysuzluk edesi bile yok bu huzur içinde. Sen geliyorsun ve sanki o biliyor bütün kapıları açacağını. Beni de seni de öpüyor; tüm çocuklarla uykuya yatırıyor. Biz bir rüyanın içinde sen top oynarken ben pencereden izliyorum seni. Bir sigara yakıp ağlamaktan alamıyorum kendimi. Dilimde yine ben, deniz ve sen oluyoruz.

22 Mayıs 2011 Pazar

SEFER SAYISI BİLMEM KAÇ

Geri dönmek yoktur her yol bir gidiş
Bilmezsin tekrar senin için bir terk ediş, geride bırakış olacağını
Bu sabahlar ve bu bavullarla daha çok şarkı dinleyip doğu-batı-kuzey-güney neresi benim evim
Bir gezgin olamamanın verdiği bağlanışın başka bir yatakta tekrar yaşanması içimdeki çelişkiler
Anladım yazmış birçokları dönemimizin hissiyatı bana verdiği gitmek, gidememek, kalmak, kalamamak, terk etmek, edememek
Özlediğim isimlerin artması gün be gün beni korkutuyor mu evet ya bir gün her yerde bir özlem olursa kimin yanında kalış dindirecek sancıları
Eve mi dönüyorsun? hayır anne, yeni bir yaşama geliyorum her biri kadar korkulu
Maalesef bu paradoksun içinde bir bukalemun değilim, sen hiç ağlayan bukalemun gördün mü
Benim ki içsel bir yolculuk olacaktı sığdıramadım dışıma taştı
Atlasın yeriyle ilgili sorunlarım olduğu doğrudur belki de bundandır lisede coğrafya hocama aşık oluşum- bu başka bir mesele aslında.
Geçenlerde yazdığım bir yazıyı buldum yine atlasın yerini belirleyememişim, nedeni Sakarya ve Lewes’te aynı anda olmak kadar basit, şöyle;

“Kamera alttan adamı çekiyor, bu teknikle adam büyük mü büyük görünüyor oysa tersi adamı seyircinin gözünde küçültecekti. Hayatımda ki kamerayı kırmam gerekiyor sanırım çünkü ben Kafka gibi bir böceğe dönüşürken her şey devleşip üstüme basılma korkusuyla tırmanmaya çalışıyorum ayaklarından yukarıya, yok bu daha ziyade tutunmak oluyor. İşin en kötüsü ne biliyor musun ben bunu birçoklarına yapıyorum ama hepsine farklı bir ad veriyorum, isim listesi silinmeksizin uzayınca ve diğer defterde bir benim adım yazınca ne ilginçtir kalem ağır geliyor bi bu durumda altında eziliyorum. Şimdi soracaksın yolculuk bunun neresinde. Zannettiğim yolculuk bir otobüste sadece molada olmak. Zihnim beni terk etmeyince bir yerlere varmak yerine bir yerlerde kalıyorum sürekli. Bu kadar çok otel odasında kalmaya çalışınca da, hepsinin kapısını açık bırakınca cereyanda kalıp üşüyorum bu üşümeler sürekli ve bu sefer daha da içten istiyorum ısınmak için birilerini, halbuki kapatsana kapıyı biraz olsun diner, kendi nefesinle ısıtırsın odayı, yok bu sefer de ihtimaller dünyasının kapılarından kapılar çalıp tüm odalarıma yenilerini çakıp daha çok daha çok…”

İşte benim bilmem kaç sefer sayılı yolculuğumdan kesit, post yolculuklarım, kimine Zeynep’i, kimine Nar’ı, Sedef’i yolladığım…

Bu arada kendime yeni bir kapı yaptım.

30 Mart 2011 Çarşamba

İKİNCİ HAYAT

Gidersin ve biter!

Bunun bu kadar doğru olduğunu söyleyen birçoklarına hüzünlü bir gülümsemeyle bakıyorum şimdi, onaylıyorum kafamla haklısınız…ama peki ya sonra? sonra nasıl yaşadınız?

İkinci hayat diyorlar bana kapısından girdin gördük seni ama kimsenin varmaz dili hoş geldin demeye..

Ölmek değil bir nevi öldürmek bu ikinci hayat ya da hayatından intihar edenleri gözlemelemek, o yüzden herkes kendi intiharı sanırmış önceleri. İşte bu yüzden ikinci hayat, sonrası bilinmezlik değil..ikinci hayattaki son fedakarlık aslında intihar etmeyip girmek kapısından, ruhani bir yok oluş,

Hadi canım sende der Berto kararsız bir gülümsemeyle. Berto git başımdan canım acıyor!

Yaşamadığımı düşündüğünüz sevginin bir çoklarını yaşadım aşklarımda dahil, sevgi durdukça anlam kazanmıyor, bir vazo gibi köşeyi güzelleştiremiyor, durdukça hareket etmedikçe çürüyor hatta kokuyor..bu yüzden sürekli mide bulantılarım, çok haplar içtim sizin yüzünüzden, al bi tane geçer dediniz ya artık siz ve yara bantlarınız yüzünden aynada ki de kim?

İkinci hayat bir nevi etik anlayışı henüz filozofların üstüne bir şeyler yazmadığı belki psikolojik bir rahatsızlık olarak bilinen. Topladığım çakıl taşlarını denize gömüyorum, bir kere gidersin ve biter adımımı attım ikinci kere gidiyorum.

Sizler hepiniz sizlere karşı artık sadece duruyorum tıpkı sizin sevginiz gibi.

Merhaba yeni hayat, kendi sesimi duyuyorum!

27 Mart 2011 Pazar

BİR SAHİL BALIKÇISININ KARISINA

Elleri aldın attın çöpe
Biriktirirdin kupon gibi
Avlu önünde içerdin sigaranı sanki eski bir kadınmışın gibi
Giyinirdin geceleri kocana dantellileri
Hoşlanmazdı balıkçı Salih kalabalık hisseder kıskanır ses etmesede
Ece koydurtmamıştı adını ilk kızının şimdi suç Salih’te mi sen de mi
Salih balık kokmazdı balıkçılığına inat
Sevmezdin onun kabullenmiş gibi kokmasını suçlu hisseder kimi zaman
Biraz gariptir balıkçının karısının sevgisi
Akşamları sorar Salih’e bugün dalgalar yüksek miydi diye
Bilirdi Salih yüksek deyince ne mutlu olacağını
Karısı bir pişman bir özlem ikileminde
Adı Su’ydu
Buna sebep mi sevmişti Salih onu
Durgunlaşmıştı Su Salihle beraber
Korkardı balıkçı karısından kaç defa balık yerine karısını çıkardığından denizden
Odun kokardı evleri çiçek istemezdi Salih evde
Ne yapacağını bilmezdi Salih karısıyla kaç kadın tanımıştı içinde
Su’yun hayali bir şelaleden atlamaktı bir zamanlar
Şimdi kendini dugun bir nehirde bulmuştu
Hangsiydi intiharı onun
Bilirdi balıkçının karısı intihar değildi onun sonu
O bir okyanusta seçmişti Salih’i
Ama okyanusu terk edememişti..

DAĞI(TI)LMIŞ ROLLER

Çocukluğumdan anılarımdan bahsetmek istiyorum, bahçemizde olmayan çiçeklerden değil yaşanmış kokusu olan bir nergis..

Kim bilebilir bu kadar özlem evrenin nerelerine yer ediyor uzaktan bir güneş yolluyorum bu sefer üşümeyi göze alıp. Hani evren geri yollardı?

Dişlerim kırılıyor bu yeni bir hastalık mı, bilmiyorum ben bu hastalığı korkmuyorum gibi yapıp koşuyorum, nefesim kesiliyor ciğerimde katran değil rengarenk kokular saklı bilmiyorlar çalıyorum, kimin hayatından?

Bana tek bir güzel söz söyleyen binlercesini hayal ediyorum özgürüm, özgür değisin benim kadar gelemem yanına, gelmezsin yanıma..

Ben balıkçının karısının hikayesini anlattım, bir hikayeyi anlatmak sonlardırmak değil midir ama Su hala akıyor, nereye?

Nasıl anlattığın değil de benim nasıl anladığım önemliyse derin bir suskunluk saklı tüm kelimelerin altında anlatanın bile bi haber olduğu, boş oda sayısı 5 mi 6 mı?

Şimdi ben kendi varlığımdan şüphe etmek istemezken bunu kanıtlamaya bi o kadar karşı, evreka mı demeliyim iyi ama neden, bu bir şey değiştirmez ki..boşlukta ki bir kelimeyi bulmak, boşlukta ki bir kelimeyi bulmaktan başka bir şey değildir her zaman. Bu bir şeyi değiştirmez ki..

Müphemlik!