Öyle uzun zaman olmuş ki susalı, şimdi nasıl konuşulur Lütfü'yle bilmiyorum. Kapı çalıyor, açıyorum, huşu içinde güleç bir Lütfü yüzü beni karşılıyor. Daha doğrusu ben onu karşılıyorum. Elinde bir çocuk. Anlaşılan Lütfü bir baba. Bebeklere karşı konulamaz şevkatimle onu kucağıma alıp, başlıyorum agucuk gugucuk diye sevmeye. Lütfü gülüyor bu halime, ya da onun haline. Sonra büyüyor o kızcağız. Lütfü kızgın bir baba. Çocuğuna saati sorup cevabını alamayınca başlıyor bıdı bıdı etmeye. Onu kapatıyor bir odaya, kızcağızın elinde saat üzerine çizilmiş rakamlar, uğraşıyor ezberlemeye. Ağlıyor da ağlıyor. Yapma lütfü diyorum, öğrenir zamanla hem saati öğrenmese kaç yazar, illa ki belletirler dünya saatini ona. İkna olmuyor, vazgeçmiyor,kendinde taşıdıklarını unutmuyor; inat ediyor kızcağıza saati öğretmeye. Günlerce ağlıyor odalarda kızcağız. Öğreniyor da saati hem de Londra, New York, Paris... Bütün saatleri, zamanları öğreniyor. Ama ne zaman ki bi ölmek düşüyor kızcağızın aklına; işte o zaman anlıyor Lütfü'nün de bir ölümlü olduğunu. Başlıyor babacığına ağlamaya, sonra mutfaklar, salonlar, mahalleler ve sokaklar geçiyor ve ona hiçbir şey bir ölüm kadar zamanı belletmiyor. Ama lütfü bu, bir gaddar bir gaddar; vazgeçmiyor kızcağızı ağlatmaktan. Ölüm diyor, korkuyorum diyip ağlıyor, Lütfü “her canlı bir gün ölümü tadacaktır” diyor, “ağlama kızım” diyor “ şşşş, ama kocaman kız oldun diyor”. Lütfü bunları söylerken en çok o kızın minicikliğini, onu sevdiğini- biraz da zorunda olduğu için sevdiğini-zamanı, geçen günleri, ona babalar gününde yaptığı resimleri, yazdığı şiirleri unutuyor. En iyi o biliyor ya saati üzerindeki rakamları hatta çeşitli zamanları, saatin duvara asıldığında çivinin nasıl çakılması gerektiğini, evde tamirat yaparken ne kadar sinirlenirse o kadar terledğini, o terin başka birinden daha geldiğini görmeden rahat etmeyeceğini... Aslında ne çekilmez bir Lütfü olduğunu, Lütfü nün aslında her şey olduğunu, kendini her şey sandığını ve o küçük, büyük kızcağızı her azarladığında her kadını, anneyi, anne olmayanı, bekarı ,evliyi, işliyi, işsizi, mutsuzu ve bilhassa mutluyu ne kadar mutsuz, pişman, hatta doğduğuna pişman, doğurulduğuna küfreden biri haline getirdiğini en iyi o bilir. En iyi o. Ben şimdi bunca Lütfü'den ve pişmanlıktan sonra ne diyeceğimi hakikaten bilemiyorum. Çünkü ben bazen o küçük kızcağız, bazen Lütfü oluyorum. Çok daha beteri birbirimize karşı öfkemiz beni bitiriyor. Sıkılmaz bir sivilce, açılmaz bir kapak gibi duruyorum birilerinin önünde. Ne seni affediyorum ne kendimi seviyorum. Dönüp baktığımızda mutlu bir film bulamıyorum bizi anlatacak. Şimdi ben çok sessiz susuyorum, senin yaptıklarından utanıyorum ve çok da unutuyorum. Ama unutamadıklarım unuttuklarımı yeniyor, her mutsuz anımda seni suçluyorum. Sonra başka kızcağızların Lütfü'sünü, başka Lütfü'lerin kızcağızlarını soruyorum sana duyurmadan. Ve ben, her zamankinden daha çok korkuyorum!
14 Mayıs 2012 Pazartesi
30 Eylül 2011 Cuma
MOR ALİ MİN AKO RDU BOZ U(mut)K.

burası Beykoz
burada bulutlar yeryüzüne paralel,rüzgara itaatkar
saat kaç dünyanın ucunda o
orada da altına imza atılır mı
kayıtsız şartsız ödeme taahhütlerinin
para kazanılır namus yitirilir mi
mahkemeler yapar mı işbaşı şu
cezbeder mi tatilin resmisi insanı
gün sayanlar
sesli bir çoğunluğa mı tekabül eder
ayrılıklar var mıdır
şapkam kırmızı merkez
aĞlaşıldı tamam
kafamı kaldırıp bakıyorum
arkadaşlarımın sahadaki dağılımına
hücumda da defansta da yalnızım
çoğalmıyor çorba bir kaşık
Gebze mi yakın Adana mı İŞstanbul'a
rastgele bir sessizlik böler mi bir aşkı ortadan üçe
bir bakışı anlatmak için kaç anadil gerekir
kimliğin veriliş sebebi:yenilenme
biberler kurur
kurur ıslak çamaşırlar,enikler,çiçekler kurur
belediye otobüsü yağmurun altında
onarılmış gibi durur
ağaç dalını uzatır,
insan bakışlarını kaçırır senden ey yıldız
haber değeri taşımayan patlamalar da yaşanır
valeyi sona saklamak doğru değildir her elde
n'olucak canım veririz parası neyse
har vurup hormon savuran
maHya babaları
kim demiş tavuğuna kimin kış
tavuklar beslenir ve yenir
onlarla konuşmak delilik alametidir
bazen Haz gelecek yerden bavul esirgenir
üşenir insan koşmaya
bir BANK'a oturur dil(L)enir
bazı sabahlar zeytinli poğaça ne iyi gelir
kombi onarılır,otobüs erken gelir
bazı sabahlara uyanmak adam adama işkencedir
tesbih gibi dizdik sizi aZbil kullanıcıları
bebek arabası sürücüleri teleZom aboneleri
Zral tv takipçisi dicitürZ tiryakileri
çocukların saklanabileceği oyunları vardır
büyüklerinse saklayamayacağı oyunları
ağaç türleri imza sirküleri mahalle berberi
fişkesmez bakkal selamalmaz kurye
artık çok daha kolay hayat
bir kırığım var
giremiyorum içeri
devam ederken oyun
ben bekliyorum
altı gelmez mi şu zar
elimde bir kız bir vale
ve çok sayıda papaz var
sigara bağımlısı bir esnafın ciğeri
fırçalanmayan dişlerin minesi
18inde likanlının gözü misali
karardı gece.
saat kaç dünyanın ucunda bu
bak
şimdi hayat gibi
şişeler de boş
orası Tarabya
orada insanlar yeryüzüne dik,rüzgara itaatkar
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 07:49 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
28 Ağustos 2011 Pazar
ACI VAR ROCKY CİĞERİM YANIYOR
Doğumgününüz kutlu olsun kızlar.
"sedef'e,nar'a,zeynep'e."
bir gün ummanlar ötesi görünür
bir rüyadan geçerken bir gerçeğe
---takılınır---
akşamın uğultusu bastıramaz
içinden yükselen yurttan sesler korosunu
nedir uzaklık şu damdan fanusta
gamdan fanus nedir bu uzaklıkta
nedir bir sen-ben bir aşk bir kuş nedir
kabukları soyulan sulu portakal
beyaz bir zarla kaplı latif lezizliğin
dişlerim sağlam bir kilidi zorlayan
maymuncuk gibi
dudakların resmi tatillerde kapalı
küçülen giysiler boşalan şişeler
biten ilişkiler çağında bir genç
nasıl da sarmışız belimize mutsuzluğu
bol gelince yeni yeni delikler açtırmışız
ne olmuş yalnızsak memleket meselesi mi sanki
memleket meselesi değil mesele memleketi
kariyer basamaklarını tek tek tırman
arzu yok umut yok neşe yok
ne biçim yoklama bu
bütün SINIF asmış okulu
acı var hocam hüzün ayrılık can sıkıntısı
burada işte öğretmenler odasının ağır topları
nedir ikinci el bir araba kiralık bir gelinlik nedir
nedir taksitle döşemek bir evi
gelecek yer yer yerel,glo glo global bir web sayfası
fazla tıklanmaktan çöküp aramızdan ayrıldı
tavşan atletler son düzlükte rakiplerinden sıyrıldı
koşabilirdik biz de o kadar da zor değildi
belki sadece canımız istemedi
vasıfsız emek hamdı pişti kül oldu
geçilmez oldu rüyalardan gerçeğe
uzadı hayatlararası mesafe
hayat, bir memat meselesi
bir mamut itelemesi
kenarı uçurumun
bu köşe küs köşesi
şu köşe düş köşesi
ortada yorkshire düşesi-ca
kapağı beğenilen kitap hep kapalı durur
bir gün görünür-ötesi ummanlar
aramızı bulur doldurur
kulaç atamaz hiçbir kalp,yüzemez boğulur
bir kalbin kolları yoktur
bir kalp bir aşka tutunamaz sıkı-ce
üstümüz insan derisiyle kaplı
ağlamak kendine acımak
kızmak tiksinmek kendinden
bir hayıflanış tutturup
düşmek yollara boş
sigara tüttürüp bira içmek boş
serzenişte bulunmak sakıncalı
ibadet etmek günah
herkes bir şeyler çaldı bizden
kimi şiirlerimizi çaldı bizim
kimi kalbimizi
en insaflıları
boşalttı sadece kesemizi
şiir çalmak kadar var mı kötüsü
hissetmediğini söylemediğini sahiplenmek
onu beğenmek ona katılmak değil kastettiğim
var mı sahiplenmek gibi kötüsü
hakedilmemiş başarı gibisi var mı
var hocam
yoklama bitmiştir
dağılabilirsiniz
---------------------------------------------------herkes dersini kendi alsın
---------------------------------------------------kopya çekmek serbest
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 01:29 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı
23 Temmuz 2011 Cumartesi
CADENA
Sana dair şeyleri sevmeye başlamanın ne demek olduğunu, şu yağmurlu şehirde seninle ne çok güneşli sahiller düşlediğimi bilemezsin. Muhtemelen bu durağın son yolculayanısın, ben sana giderken güzel bir veda edebileceğimi bile bilmezken… Geriye dönüp baktığımda bir dans pistinde bulacağım ikimizi, dışarıda sallanan yatlara inat sakin değil çoşkulu saracaksın bedenimi. Ben parmaklarımın ucunda bir kanat çırpınışını beklercesine uçmaya hazır sen saçlarımda kaybolmuş. Gülüşün ey sevgili sana ikinci ve daha tutkulu ve öylesine de huzurlu sanki o yatlardan biri bizimmiş gibi alıp çıkıp denizin içinde kaybolmuşuz gibi, sana dair hayaller ve aşklar bıraktı ellerime. Şimdi bir bardak kahve niyetine kapımı çalma rüyaları görüyorum sonra dudaklarımız birleşiyor, biz dans eder gibi sevişiyoruz seninle. Bana güven diyorsun düşürmeyeceğine dair beni, bedenimle bir daire çizip ikimizi hapsediyorsun içine ve bana hiç sahip olmadığım bir Cadena veriyorsun. Sana dair bilmediğim gizemler ve aslında çokta tahmin edilesi ama diyorum şimdi bir bisikletin üstünde karanlığa karşı sürüyordur ya da yollar boyu yürümüştür. Bir şarkı Santa Maria ya da El Choclo olabilir ama ben her seferinde en sevdiğim şarkı diye iç geçiriyorum, dışarısı içerisi tangoyla doluyor, ilk gerçek birleşme gibi, ilk aklın havalara atılıp tutulduğu çığlık gibi, herkesin önünde aslında çıplak bile değilken…Üşüyor musun şapkanı ver bana, seni ısıtmak istiyorum, küçük detaylar masallar anlatmak istiyorum, gülüyoruz ve bakıyoruz karşılıklı, sevgili ben yaşıyorum!
Gönderen nar zaman: 04:07 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
18 Temmuz 2011 Pazartesi
ARKADAŞ!!
Bildiğimi sandığım kavramları sorgular oldum
Polisler yanımda iyisi kötüsü işte oynuyorlar rollerini
Bilmiyorum nerede kalmıştım ıssız bir orman gibi geceydi çok korkmuştum
Şom ağızlı kocakarı demişti kötülükler peşpeşe gelir diye
Bir şeyin fark etmediği durumlarda gitmeyi yok olmayı seçmek gerek
Bak bu koca kavağa dayarsam sırtımı nefes alırsam onun yapraklarından bilmeden geceleri beni zehirlediğini
Yargıç yargıçlığına inat yargılamıyor o bile sadece güvenmemenin yeteceğine inanıyor
Polisler sıradaki hatta en baştaki oda sendin neden diyor
Elimde eskiden yazdığım kalan kelimeleri saklamak ister gibi bir çocuk gibi gizlice yırtıyorum
Bir zamanlar dinlediğim ve söylediğim tüm sözcüklerin kayıtlardan silinmesi için dilekçeyle başvuru bile yapıyorum
Şimdi yalancı bir evlilik kalıyor bir tek bana buranın bir parçası olmak için
Hani arkadaş! Denizi görecekti evimiz, bahçesi, balkonu her şeyi tastamam bisiklette alacaktık önünde sepeti olan
Komşu komuşunun küllerini bıraktı bi tek!!!
Gönderen nar zaman: 18:11 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
14 Temmuz 2011 Perşembe
ZEYNEP'İN GÜNDELİK AĞIDI
Zeynep’in türküsüne bir varmış bir yokmuş diye başlamış abisi, herkes hep bir ağızdan, inceden bir ağıt yakılırmış aslında ama çok gündelik olağan, çoğu zaman gözyaşsız, arada bir toplanıp bakarlarmış Zeynep’e; balıkçıyla, karısı bile gelirmiş, karısı her dönüşte o klasik gülüp ağlama krizlerinde…Babası gelmezmiş Zeynep’e bakma günlerine içine ağlarmış hem de nasıl ağlarmış! Kim ne derse dersin Zeynepmiş esası bu üçgenin, diğerleri günü kurtaran birer yanılsama. Zeynep bir masal ülkesinde doğmuş ismi bilinen zannedildiğinin aksine, öyle güzelmiş ki abisinin anlattığına göre kaderi güzel olsun diye dua edermiş annesi, balıkçının karısının en iyi arkadaşı annesi Su’yu anlarmışta anlamak istemezmiş bazen. Bugünlerde Berto’ya güzel yemekler yapılıp güzelce karnını doyurup hiç bişeyciğini eksik etmezlermiş, görüşe gelmeden Zeynep’ten saklarcasına yaparlarmış sanki Zeynep bilmeyecek. Ha Berto dermiş içtensiz bir gülümsemeyle, Berto Betoluğuna rağmen gergin bilir yalnız kaldıklarında neler olacağını, işte Zeynep’in en canını sıkan da bu Berto’nun alışık olabileceği kadar gündelik bir ağıdı olması. Berto’nun klasik anne raporu ‘merak etmeyin cesaretli değil o kadar, biraz zamanla her şey yoluna girer, şimdiden iyi aslında, bilirsiniz Zeynep bir masal ülkesinde doğdu hiç bırakabilir mi masallarını’… Zeynep’in türküsü içli bir uzun hava çoğu zaman kimsenin sonunu getiremeye nefesi yetmediği, Berto’yla abisine kalsa güzel de, ya Zeynep masallar ülkesini terk ederse, Zeynep’in ağıdı nasıl olur ya da bir ağıdı olur mu? Suskunluk…bakma günlerinde Zeynep dışında kimse bunu düşünmez, bazen Zeynep bile…
Gönderen nar zaman: 06:00 0 yorum
Etiketler: Sedef Erkmen
5 Temmuz 2011 Salı
FELAKET TELLALI
derdim ne mi
derdimiz bizim en samimi hissizliğimiz
siklememek için çaba sarfetmek zorunda kalmayışımız
osurunca utanıp kayırılınca sıkılmamamız
mesajlar italik otomatik mekanik sikindirik
gittiğimizde bize değen zaman
saçlarını bile aydınlatmaz çoğunun
uzayan bir şeyler vardır yorganın altında
sertleşen batan bir şeyler
geceden bahsetmiyorum
yalnızlık koyun sürüsünde bir kuyruk
umrumda değil içtence
pembe yapraklı kafatası
yarım kalan işimi otaman çok asil bir davranıştı
yatakta fedakarlık etmek hah hah hay
incelen bir şeyler vardır derinin altında
akan kayan yapışan bir şeyler
sadakatten bahsetmiyorum
unutulmak bir karga boku lekesi
saate baktınız mı hiç
durup dururken bile isteye
bakacak pek çok yer varken özellikle saate
eskrim bale şan şöhret sofrada havyar
döndüğünde yerinin kapılmış olduğunu görmekten korkmak
sıkı sıkı saçılmak boşluğa
elimi tuttu yüzüme baktı
arkasını döndü yürüdü gitti
yolun ortasında metruk ve iğreti bir bina gibi dikilip
göğe uzandım
ısınan bir şeyler
bitti
Gönderen mecaz-ı mürsel sepeti zaman: 05:06 0 yorum
Etiketler: Umut Kabakcı